Sir John Lubbock 1834-1913, British Statesman, Banker,Naturalist
12/28/2007
What we look for we see it Sir John Lubbock
Sir John Lubbock 1834-1913, British Statesman, Banker,Naturalist
Beden Dili ve Ebeveynlik
Ebeveyn olmak, hiç de kolay değildir. Çocuğumuz için hep en iyisini isterken, bazen günlük yaşamın baskı ve düş kırıklıklarını istemeden de olsa ona yansıtırız.
Çocuklar, ruh halimizi ve davranışımızı çok çabuk kavrarlar. Neden? Çünkü öyle olmaları gerekir. Yaşamın ilk birkaç yılında neredeyse bildikleri her şeyi biz öğretiriz. Dolayısıyla, bu şeyleri çok da fazla çaba göstermek zorunda kalmadan kaparlar.
Şanslıysak, bu ilk gelişim yıllarında çocuğumuzla çok fazla vakit geçiririz ve iş modundan ebeveyn moduna hemen geçmede ustalaşmamışsak, nasıl konuştuğumuz, hareket ettiğimiz ve jestlerimiz, duygularımızı eleverir.
Eşiniz, ortağınız ya da bir başka yetişkinle ofiste, fabrikada, mağazada, vb. geçirdiğiniz kötü bir gün hakkında ne kadar sık konuşursunuz?Birdenbire çocuklar ellerinde Barbie bebekleri ya da Action Man'leri ile içeri dalıp az önce neler yaptıklarını hızlı ve anlaşılmaz bir biçimde anlatırlar. Hâlâ iş modunda olan siz parmağınızla olmaz işareti yapıp "Konuşuyorum, görmüyor musun? Sözümü kesme," anlamında birşeyler söylersiniz. Tanıdık geliyor mu?
Elbette geliyor. Sözler bire bir aynı olmayabilir, ama yaşamınızın bir anında çocuğunuza bu şekilde tepki gösterdiğinize bahse girerim. Ona bağırmanız gerekmez; yalnızca beden dilinizle bile şu anda biraz gergin olduğunuzu ya da sizin dikkatinizi çekmek için uygun bir zaman olmadığını ve kendinizi onunla oynamaya hazır hissedinceye kadar ortadan kaybolması gerektiğini anlar.
Neden? Çünkü çocuklar, yansıttığımız bütün sözsüz ipuçlarını kaparlar. Kulağa çok olağan gelir ve öyledir; ama sevdiğimiz bu minik insanlarla etkileşimde bulunurken kaç kez bu tür şeyler yaparız? Çoğu ebeveynin yanıtı, ne yazık ki, olması gerektiğinden fazla şeklindedir; çünkü, bir ruh halinden diğerine çabuk geçememişizdir.
Çocuklar bizi akıl hocası gibi görerek büyürken, sözel dili öğrenmeden önce bilinçaltındaki beden dilini öğrenirler. Onlarla konuşurken sesimizin tonuyla ilettiğimiz duyguları da öğrenirler.
Sinirli bir sesle bebeğe agucuk yapmaya çalıştığınızı düşünün. Ağzınızdan çıkan bu sert ve yüksek sese bebeğin tepkisi sizce ne olur? İşe yaramaz, değil mi?
Çünkü, bir yeni doğan bu dünyaya adım attığı andan itibaren, etkili yetişkinler, özellikle ebeveynler, yumuşak ve kısık sesle tatlı ve sakin hareketlerle konuşurlar. Dolayısıyla çocuk, bu insanların iyi, rahatlatıcı ve zararsız olduklarını hemen öğrenir.
Aslında çocuklar iki korkuyla doğarlar: düşme ve yüksek ses korkusu. Bunun dışındaki her şeyi biz ya da başkaları öğretir. Buna, kendilerini olumlu ve olumsuz olarak nasıl ifade edecekleri dahildir.
Buna inanmıyorsanız, çocuklarınızı izleyin ve çoğu jest, yüz ifadesi ve hareketinizi denemeye bile çalışmadan taklit ettiklerini görün; şaşıracaksınız. Kaç kez "Tıpkı annen/baban gibisin" dediniz?
Öyleyse, çocuklarınızla konuşurken onlara tepeden bakmayın ve parmak sallayarak ya da ellerinizi göğsünüzde kavuşturarak onları hor görmeyin. Bunun yerine, onlarla yan yana oturun, çocuğunuzu kucağınıza alın ya da onun seviyesine inecek şekilde diz çökün.
Mümkünse, daha yumuşak tonlarda, avuç içleriniz yukarı ve dışa bakacak şekilde konuşun. Bu, insanlara karşı dürüst ve açık olduğumuzda kullandığımız, açık, dürüst ve zararsız bir el jestidir. Günlük konuşmada kendinizi ellerinizin üzerine oturmaktan, ellerinizi cebinize ya da koltuk altlarınıza koymaktan alıkoyamazsınız. Bu anlarda bile söz konusu istek bastırılmalıdır.
Televizyona ya da gazeteye değil, gözlerinin içine bakarak, çocuklarınıza yalnızca onlara odaklandığınızı gösterin. Çünkü aynı anda birden fazla iş yapmada becerikli olsanız da çocuğunuz bunu ilgisizlik olarak algılayacaktır ve söylemek istediğinizi en etkili biçimde söylemeniz mümkün olmayacaktır.
Yetişkinler olarak, ebeveynlerimizin, kardeşlerimizin ve yaşamımızdaki diğer önemli insanların olumlu ve olumsuz etkilerini hissederek yaşarız. Dolayısıyla, çocuğunuza elinizden geldiğince çok sayıda olumlu şey aktardığınızdan emin olun ve günlük yaşamda çocuğunuzla etkili iletişim kurmak için bir iki dakikanızı ayırın.
Bu dünyada çocuktan daha kıymetli birşey yoktur. Onlar paha biçilemezdir; her biri eşsizdir ve geleceğimiz onların elindedir.
Müşteriye neyi nasıl anlatıyorsunuz?Cem Boyner
Müsteriye neyi nasil anlattiginiz çok önemli:
Bununla ilgili çok sevdigim bir sigortaci öyküsü var. Sigortacinin biri orduya gider. Askerler içtimadadir. Baslar anlatmaya:
12/19/2007
She without arm, he without leg - ballet - Hand in Hand
Göz yaşartıcı,olağanüstü,inanılmaz dedirtecek kadar göz kamaştıran bir başarı.Kızın bir kolu erkeğinde bir ayağı olmadan sundukları bale gösterisi.
The Pursuit of Happyness Part 2
Bu bölümde de başından neler geçtiği başarıyı nasıl yakaladığı filminin çekim hikayesi.Başarıdan sonra hayatındaki farklılıklar.
The Pursuit of Happyness Part 1
The pursuit of happiness filminin gerçek yaşam öykusu.Amerika da geçen bu olay, çocukluğunda babası tarafından terk edilen üvey babası tarafından işkence edilen,yaşadığı bölgedeki çete üyelerinden biri tarafından tecavüz ediliyor.Evlendikten belirli bir zaman ve olaylar akışından sonra karısı onu terk ediyor.Çocukluğunda yemin ettiği ' benim çocuğum babasını kim olduğunu bilecek';ardından çocuğu ile yaşamış olduğu zorlukarı anlatıyor.
12/18/2007
Siz hala neden Gülümsemiyorsunuz?
12/17/2007
BİR ÖĞRENCİNİN BANA ÖĞRETTİKLERİ
Kaliforniya'da Long Beach sehrindeki Eyalet Universitesi'nde ogretim uyesi olarak ders verirken, ayni somestrde benim iki dersimi alan bir kiz ogrencim dikkatimi cekmeye baslamisti. Bu genc bayanin su ozelliklerinin farkina varmistim: Her seyden once cok guzel bir kizdi; gozum gayri ihtiyari ona gidiyordu. Ikinci olarak cok iyi bir ogrenciydi; butun sinav ve odevlerde en yuksek notu o aliyordu. Ayrica, cok hanimefendi, cok nezih bir kisiligi vardi. Bolumun bir pikniginde kiz ogrencimin nisanlisiyla tanistim ve itiraf edeyim, ilk aklimdan gecen, 'Armudun iyisini ayilar yer' dusuncesi oldu. Yukarida ozelliklerini saydigim o guzel kizin bana tanistirdigi erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaslarinda, saci biraz dokulmus, sisman denecek kadar toplu,
Fizik Sorusu
Bu soru Kopenhag'daki bir Üniversitenin fizik sınavından alınmıştır: "Bir gökdelenin yüksekliğini barometre ile nasıl bulursunuz, anlatınız." öğrencilerden birinin cevabı : " Barometrenin ucuna bir ip bağlarsınız. sonra gökdelenin tepesinden asıp sallarsınız. Barometre yere değdiğinde ipin boyuyla barometrenin boyunun toplamı gökdelenin yüksekliğini verecektir." Bu oldukça orijinal cevap hocayı çileden çıkartmaya yetti ve öğrenci dersten kaldı.
12/12/2007
Hadi diyelimki kadınlar kırdılar zincirleri biz erkekler bunu ne kadar kabullenebiliriz ki?Kendi kafamızda sahip olduğumuz eş modeli evde,etrafımızda gördüğümüz ev kadını modeli değilmi?Ne kadarımız acaba özgür kadını benimseyip,onu kabullenip destek verecek?
Fark ediyormusun?
Fikirlerinizle Başkalarını Etkilemek
Seyirci Kalanlar
12/11/2007
Fıkra Turkler ve Allah
Who You Are
12/10/2007
Steve Jobs - Aç Kal Budala Kal (Alt Yazili)
Steve Jobs - Aç Kal Budala Kal (Alt Yazili)
Video sent by morketing
Thank you. I'm honored to be with you today for your
commencement from one of the finest universities in
the world. Truth be told, I never graduated from
college and this is the closest I've ever gotten to a
college graduation.
Today I want to tell you three stories from my life.
That's it. No big deal. Just three stories. The first
story is about connecting the dots.
I dropped out of Reed College after the first six
months but then stayed around as a drop-in for another
eighteen months or so before I really quit. So why did
I drop out? It started before I was born. My
biological mother was a young, unwed graduate student,
and she decided to put me up for adoption. She felt
very strongly that I should be adopted by college
graduates, so everything was all set for me to be
adopted at birth by a lawyer and his wife, except that
when I popped out, they decided at the last minute
that they really wanted a girl. So my parents, who
were on a waiting list, got a call in the middle of
the night asking, "We've got an unexpected baby boy.
Do you want him?" They said, "Of course." My
biological mother found out later that my mother had
never graduated from college and that my father had
never graduated from high school. She refused to sign
the final adoption papers. She only relented a few
months later when my parents promised that I would go
to college.
This was the start in my life. And seventeen years
later, I did go to college, but I naïvely chose a
college that was almost as expensive as Stanford, and
all of my working-class parents' savings were being
spent on my college tuition. After six months, I
couldn't see the value in it. I had no idea what I
wanted to do with my life, and no idea of how college
was going to help me figure it out, and here I was,
spending all the money my parents had saved their
entire life. So I decided to drop out and trust that
it would all work out OK. It was pretty scary at the
time, but looking back, it was one of the best
decisions I ever made. The minute I dropped out, I
could stop taking the required classes that didn't
interest me and begin dropping in on the ones that
looked far more interesting.
It wasn't all romantic. I didn't have a dorm room, so
I slept on the floor in friends' rooms. I returned
Coke bottles for the five-cent deposits to buy food
with, and I would walk the seven miles across town
every Sunday night to get one good meal a week at the
Hare Krishna temple. I loved it. And much of what I
stumbled into by following my curiosity and intuition
turned out to be priceless later on. Let me give you
one example.
Reed College at that time offered perhaps the best
calligraphy instruction in the country. Throughout the
campus every poster, every label on every drawer was
beautifully hand-calligraphed. Because I had dropped
out and didn't have to take the normal classes, I
decided to take a calligraphy class to learn how to do
this. I learned about serif and sans-serif typefaces,
about varying the amount of space between different
letter combinations, about what makes great typography
great. It was beautiful, historical, artistically
subtle in a way that science can't capture, and I
found it fascinating.
None of this had even a hope of any practical
application in my life. But ten years later when we
were designing the first Macintosh computer, it all
came back to me, and we designed it all into the Mac.
It was the first computer with beautiful typography.
If I had never dropped in on that single course in
college, the Mac would have never had multiple
typefaces or proportionally spaced fonts, and since
Windows just copied the Mac, it's likely that no
personal computer would have them.
If I had never dropped out, I would have never dropped
in on that calligraphy class and personals computers
might not have the wonderful typography that they do.
Of course it was impossible to connect the dots
looking forward when I was in college, but it was
very, very clear looking backwards 10 years later.
Again, you can't connect the dots looking forward. You
can only connect them looking backwards, so you have
to trust that the dots will somehow connect in your
future. You have to trust in something--your gut,
destiny, life, karma, whatever--because believing that
the dots will connect down the road will give you the
confidence to follow your heart, even when it leads
you off the well-worn path, and that will make all the
difference.
My second story is about love and loss. I was lucky. I
found what I loved to do early in life. Woz and I
started Apple in my parents' garage when I was twenty.
We worked hard and in ten years, Apple had grown from
just the two of us in a garage into a $2 billion
company with over 4,000 employees. We'd just released
our finest creation, the Macintosh, a year earlier,
and I'd just turned thirty, and then I got fired. How
can you get fired from a company you started? Well, as
Apple grew, we hired someone who I thought was very
talented to run the company with me, and for the first
year or so, things went well. But then our visions of
the future began to diverge, and eventually we had a
falling out. When we did, our board of directors sided
with him, and so at thirty, I was out, and very
publicly out. What had been the focus of my entire
adult life was gone, and it was devastating. I really
didn't know what to do for a few months. I felt that I
had let the previous generation of entrepreneurs down,
that I had dropped the baton as it was being passed to
me. I met with David Packard and Bob Noyce and tried
to apologize for screwing up so badly. I was a very
public failure and I even thought about running away
from the Valley. But something slowly began to dawn on
me. I still loved what I did. The turn of events at
Apple had not changed that one bit. I'd been rejected
but I was still in love. And so I decided to start
over.
I didn't see it then, but it turned out that getting
fired from Apple was the best thing that could have
ever happened to me. The heaviness of being successful
was replaced by the lightness of being a beginner
again, less sure about everything. It freed me to
enter one of the most creative periods in my life.
During the next five years I started a company named
NeXT, another company named Pixar and fell in love
with an amazing woman who would become my wife. Pixar
went on to create the world's first computer-animated
feature film, "Toy Story," and is now the most
successful animation studio in the world.
In a remarkable turn of events, Apple bought NeXT and
I returned to Apple and the technology we developed at
NeXT is at the heart of Apple's current renaissance,
and Lorene and I have a wonderful family together.
I'm pretty sure none of this would have happened if I
hadn't been fired from Apple. It was awful-tasting
medicine but I guess the patient needed it. Sometimes
life's going to hit you in the head with a brick.
Don't lose faith. I'm convinced that the only thing
that kept me going was that I loved what I did. You've
got to find what you love, and that is as true for
work as it is for your lovers. Your work is going to
fill a large part of your life, and the only way to be
truly satisfied is to do what you believe is great
work, and the only way to do great work is to love
what you do. If you haven't found it yet, keep
looking, and don't settle. As with all matters of the
heart, you'll know when you find it, and like any
great relationship it just gets better and better as
the years roll on. So keep looking. Don't settle.
My third story is about death. When I was 17 I read a
quote that went something like "If you live each day
as if it was your last, someday you'll most certainly
be right." It made an impression on me, and since
then, for the past 33 years, I have looked in the
mirror every morning and asked myself, "If today were
the last day of my life, would I want to do what I am
about to do today?" And whenever the answer has been
"no" for too many days in a row, I know I need to
change something. Remembering that I'll be dead soon
is the most important thing I've ever encountered to
help me make the big choices in life, because almost
everything--all external expectations, all pride, all
fear of embarrassment or failure--these things just
fall away in the face of death, leaving only what is
truly important. Remembering that you are going to die
is the best way I know to avoid the trap of thinking
you have something to lose. You are already naked.
There is no reason not to follow your heart.
About a year ago, I was diagnosed with cancer. I had a
scan at 7:30 in the morning and it clearly showed a
tumor on my pancreas. I didn't even know what a
pancreas was. The doctors told me this was almost
certainly a type of cancer that is incurable, and that
I should expect to live no longer than three to six
months. My doctor advised me to go home and get my
affairs in order, which is doctors' code for "prepare
to die." It means to try and tell your kids everything
you thought you'd have the next ten years to tell
them, in just a few months. It means to make sure that
everything is buttoned up so that it will be as easy
as possible for your family. It means to say your
goodbyes.
I lived with that diagnosis all day. Later that
evening I had a biopsy where they stuck an endoscope
down my throat, through my stomach into my intestines,
put a needle into my pancreas and got a few cells from
the tumor. I was sedated but my wife, who was there,
told me that when they viewed the cells under a
microscope, the doctor started crying, because it
turned out to be a very rare form of pancreatic cancer
that is curable with surgery. I had the surgery and,
thankfully, I am fine now.
This was the closest I've been to facing death, and I
hope it's the closest I get for a few more decades.
Having lived through it, I can now say this to you
with a bit more certainty than when death was a useful
but purely intellectual concept. No one wants to die,
even people who want to go to Heaven don't want to die
to get there, and yet, death is the destination we all
share. No one has ever escaped it. And that is as it
should be, because death is very likely the single
best invention of life. It's life's change agent; it
clears out the old to make way for the new. right now,
the new is you. But someday, not too long from now,
you will gradually become the old and be cleared away.
Sorry to be so dramatic, but it's quite true. Your
time is limited, so don't waste it living someone
else's life. Don't be trapped by dogma, which is
living with the results of other people's thinking.
Don't let the noise of others' opinions drown out your
own inner voice, heart and intuition. They somehow
already know what you truly want to become. Everything
else is secondary.
When I was young, there was an amazing publication
called The Whole Earth Catalogue, which was one of the
bibles of my generation. It was created by a fellow
named Stuart Brand not far from here in Menlo Park,
and he brought it to life with his poetic touch. This
was in the late Sixties, before personal computers and
desktop publishing, so it was all made with
typewriters, scissors, and Polaroid cameras. it was
sort of like Google in paperback form thirty-five
years before Google came along. I was idealistic,
overflowing with neat tools and great notions. Stuart
and his team put out several issues of the The Whole
Earth Catalogue, and then when it had run its course,
they put out a final issue. It was the mid-Seventies
and I was your age. On the back cover of their final
issue was a photograph of an early morning country
road, the kind you might find yourself hitchhiking on
if you were so adventurous. Beneath were the words,
"Stay hungry, stay foolish." It was their farewell
message as they signed off. "Stay hungry, stay
foolish." And I have always wished that for myself,
and now, as you graduate to begin anew, I wish that
for you. Stay hungry, stay foolish.
Thank you all, very much.
*********Türkçesi*****************************
Steve Jobs/FORTUNE Apple'ın yaratıcısı ve CEO'su Steve
Jobs Stanford Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada
öğrencilere, başkalarını değil kendi iç seslerini
dinleyerek hayatta sevdikleri ve inandıkları yolda her
ne pahasına olursa olsun kararlılıkla ilerlemelerini
tavsiye etti. Okullarda diploma törenlerinde yapılan
konuşmalar genellikle eğlenceli ve sabun köpüğü gibi
olur. Ancak Steve Jobs'un Haziran ayında Stanford
Üniversitesi'nde yaptığı konuşma yazın bu son
günlerinde bile hala yankı bulmaya devam ediyor. Apple
Computer'ın ve Pixar Animation Studios'un CEO'su
konuşmasında sadece Stanford öğrencilerini değil aynı
zamanda sözlerini web sitelerine koyan, blog'larda
tartışan ve e-mail aracılığıyla tüm dünyaya yayan
Silicon Vadisi'ndeki teknoloji uzmanlarını ve
başkalarını da ilgilendiren üç hayat dersi verdi.
Aşağıda Steve Jobs'un konuşmasının tam metni yer
alıyor.
"Aç kalın, çılgın olun"
Dünyanın en önemli üniversitelerinden birinin diploma
töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum.
Ben üniversite mezunu değilim. Doğrusunu söylemek
gerekirse, ilk kez bu vesileyle mezuniyete bu derece
dahil olma fırsatını yakalamış oldum. Bugün hayatımla
ilgili üç hikaye anlatmak istiyorum. Hepsi bu. Büyük
sözler değil. Sadece üç hikaye.
İlk hikaye noktaların birleştirilmesi hakkında; ilk
altı ayın ardından Reed College'dan ayrıldım ancak
okulla tam olarak bağımı koparmadan önce de bir 18 ay
kadar ortalıkta dolandım. Peki niçin ayrıldım?
Tüm bunlar daha ben doğmadan başladı. Biyolojik annem
üniversite öğrencisi olan, genç, bekar bir kadındı;
beni evlatlık vermeyi kararlaştırdı. Kendisi çocuğunun
bir üniversite mezunu tarafından evlat edinileceğinden
o derece emindi ki her şey benim doğumdan itibaren bir
hukukçu ve karısı tarafından evlat edineceğim şeklinde
ayarlanmıştı. Ancak bir şey hesaplanmamıştı: Dünyaya
geldiğimde beni evlat edinecek olan çift son dakikada
bir kız çocuk üzerinde karar kıldı. Bu durumda bekleme
listesinde olan ebeveynlerime gecenin ortasında bir
telefon geldi: "Beklenmedik bir şekilde bir erkek
çocuğumuz oldu; onu istiyor musunuz?" Aldıkları cevap
"tabii ki" oldu. Ancak daha sonra biyolojik annem,
annemin üniversite mezunu olmadığını, babamın ise
liseyi bile bitirmediğini öğrendi. Bunun üzerine
evlatlık verme kararından caydı. Ancak birkaç ay sonra
ebeveynlerim beni üniversiteye göndereceklerine dair
söz verince razı oldu.
Üniversiteden terk
Ve ben doğduktan 17 yıl sonra üniversiteye gittim. Ama
safça Stanford kadar pahalı bir üniversite seçtiğimden
işçi olan annem babamın bütün birikimi okul
masraflarımı karşılamak için harcandı. Altı ay sonra
bunun bir anlamı olmadığını fark ettim. Hayatta ne
yapmak istediğimle ilgili hiçbir fikrim yoktu ve
okulun da bu konuda bana nasıl yardımcı olacağını
bilmiyordum. Yalnızca anne babamın birikimlerini
harcamakla meşguldüm. Böylece okulu bırakmaya karar
verdim; o sıralarda bu kararı verirken biraz
kaygılıydım ama şimdi geriye dönüp baktığımda en doğru
kararlarımdan biri olduğunu görüyorum.
Okuldan ayrıldığım günler pek de romantik değildi.
Artık yurtta kalamıyordum; arkadaşlarımın odalarında
yerde yatmaya başladım. Yiyecek satın almak için Cola
kutularını 5 sente satıyor, haftada bir Hare Krishna
mabedinde iyi bir yemek yiyebilmek amacıyla her pazar
geceleri kentte yedi mil yol yürümek sorunda
kalıyordum. Ama bunu sevdim. Özellikle de merak ve
sezgilerimin izinden giderek düşe kalka yaşadığım o
süreç daha sonrası için paha biçilmez bir değere sahip
oldu. Şimdi size bu konuda bir örnek vereyim.
Kaligrafi dersinin Mac tasarımındaki rolü;
O sıralarda Reed College ülkenin en iyi kaligrafi
eğitimini veriyordu. Artık okuldan ayrıldığım ve
derslere girme zorunluluğum olmadığı için kaligrafi
kurslarına katılmaya karar verdim. Burada
öğrendiklerim tek kelimeyle mükemmel, tarihsel ve
bilimin algılamayacağı derecede sanatsal bir inceliğe
sahipti; tam anlamıyla büyülenmiştim.
Aslında kaligrafi kursunda öğrendiklerimin gerçek
hayatta pratik bir karşılığı olacağı umudum yoktu.
Ancak 10 yıl sonra ilk Macintosh bilgisayarını
tasarladığımızda hepsini hatırladım. Böylece güzel bir
yazı ve baskısı olan ilk bilgisayarı yarattık. Eğer
üniversitede o kurslara gitmemiş olsaydım, Mac'in bu
derece çeşitli yazı türleri ya da bu derece orantılı
aralıklı fontları olmayacaktı. Ve de Windows'un Mac'i
taklit ettiği hesaba katıldığında hiçbir masaüstü
bilgisayarı bunlara sahip olamayacaktı. Tabii ki,
üniversitedeyken bu noktalar arasında bağıntı kurmak
mümkün değildi. Ancak on yıl sonra geriye dönüp
baktığımda bu bağlantıları kurabiliyorum.
Öte yandan, geleceğe bakarak da noktaları
birleştiremezsiniz; yalnızca geriye bakarak bunları
birleştirebilirsiniz. Bu nedenle noktaların bir
şekilde geleceğinizi şekillendireceğini bilmelisiniz.
Yani bir şeye inanmalısınız- yazgınız, yaşamınız,
karma, her neyse... Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yarı
yolda bırakmadığı gibi hayatımın farklı olmasını da
sağladı.
Apple'dan kopuş
İkinci hikayem sevgi ve kaybetmekle ilgili. Erken
yaşta neyi sevdiğimin bilincine vardığım için
şanslıydım. Woz ve ben anne babamın evinin garajında
Apple'ı yapmaya başladığımızda 20 yaşındaydım. Çok
çalıştık ve on yıl içinde ikimizin bir garajda kurduğu
Apple 4 bini aşkın çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir
şirkete dönüştü. Bir yıl önce en güzel ürünümüz olan
Macintosh'u yaratmıştık ve ben de 30 yaşıma basmıştım.
Ancak daha sonra kovuldum. İnsan kendi kurduğu bir
şirketten kovulabilir mi? Apple gittikçe büyüdüğünden
şirketi benle beraber yönetebilecek yeteneğe sahip
olduğunu düşündüğüm birisini işe aldık ve ilk yıl her
şey iyi gitti. Ancak daha sonra gelecekle ilgili
görüşlerimizde farklılıklar ortaya çıktı ve kaçınılmaz
olarak bir tartışma yaşandı. Bunun üzerine yönetim
kurulumuz ondan yana çıktı.
Böylece 30 yaşımda kovuldum. Ve de bu, herkesin gözü
önünde, gürültülü patırtılı bir şekilde gerçekleşti.
Gençliğimi adadığım her şey elimden gitmişti ve bu çok
yıkıcı bir şeydi.
Birkaç ay ne yapacağımı bilemeden ortalıkta dolaştım
durdum. Bir önceki girişimci kuşağı hayal kırıklığına
uğrattığımı hissediyordum; bana verilen bayrağı
elimden düşürmüştüm. David Packard ve Bob Noyce'la bir
araya geldim ve her şeyi berbat ettiğim için özür
diledim. Apple'dan ayrılmam kamuoyunun gözünde tam bir
başarısızlıktı; bu nedenle Silicon Vadisi'nden bile
ayrılmayı planlıyordum. Ancak yavaş yavaş bir şeyler
kafamda netleşmeye başladı - yaptığım şeyi hala
seviyordum. Apple'da yaşananlar bu gerçeği
değiştirmemişti. Reddedilmiştim ama hala aşıktım.
Böylece yeniden başlamaya karar verdim.
O sıralarda henüz farkında değildim ama Apple'dan
kovulmam aslında başıma gelebilecek en iyi şeydi.
Başarılı olmanın ağırlığı yerini tekrar başlamanın
hafifliğine, her şeyden daha az emin olmaya
bırakmıştı. Hayatımın en yaratıcı dönemlerinden birine
girmemi sağladı.
Daha sonraki beş yıl içinde NeXT'i ve Pixar adlı bir
başka şirketi kurdum; ayrıca karım olacak olağanüstü
bir kadınla tanıştım. Pixar'da dünyanın ilk bilgisayar
animasyonlu filmi olan "Toy Story" yaratıldı; halen
şirket dünyanın en başarılı animasyon film stüdyosu.
Öte yandan, Apple'ın NeXT'i satın alması da bir dönüm
noktası oldu ve ben böylece yeniden Apple'a döndüm;
NeXT'te yarattığım teknoloji Apple'ın halihazırdaki
yeniden doğuşunun merkezindedir.
Şuna eminim ki, Apple'dan kovulmasaydım bunlardan hiç
biri olmayacaktı. Bu belki acı bir ilaçtı ama hastanın
iyileşmesi için bunu alması gerekiyordu. Bazen hayat
sopayla kafanıza vurur. Ama inancınızı hiçbir zaman
yitirmeyin. Beni ayakta tutan tek şey yaptığım şeyi
sevmemdi. Neyi sevdiğinizi bilmelisiniz. Bu
sevgilinizi seçmeniz kadar işinizi seçmenizde de
önemli bir etken. İş hayatınızın büyük bir bölümünü
kaplıyor ve gerçekten tatmin olmanız için de
yaptığınızın gerçekten önemli olduğuna inanmak
zorundasınız. Eğer neyi sevdiğinizi bulamadıysanız
aramaya devam edin. Yerleşmeyin. Her şey gönülle
ilgili olduğu için bulduğunuzda zaten anlayacaksınız.
Ve de tüm sağlam ilişkiler gibi bu tür ilişkiler de
yıllar geçtikte iyileşir. Bu nedenle buluncaya kadar
arayın. Yerleşik olmayın.
Ölümle burun buruna
Üçüncü hikayem ölümle ilgili. 17 yaşındayken şuna
benzer bir şey okuduğumu hatırlıyorum:"Her günü son
gününüzmüş gibi yaşarsanız birgün mutlaka doğru
yaptığınızı anlayacaksınız". Bu söz beni çok etkiledi
ve geçen 33 yıl boyunca her sabah aynaya bakıp kendime
şu soruyu sordum:"Eğer bugün hayatımın son günü
olsaydı bugün yapmak istediğimi yapar mıydım?" Ve eğer
uzun süre üst üste hayır cevabını vermişsem bir
şeylerin değişmesi gerektiğinin bilincine varmış
oluyordum.
Birgün öleceğimi unutmamak hayatta önemli seçimler
yapmamda çok önemli bir rol oynadı. Çünkü ölüm
karşısında her şey, tüm beklentileriniz, kaygılarınız,
başarısızlıklarınız ya da övünçleriniz anlamını
yitiriyor ve tek bir gerçekle karşı karşıya
kalıyorsunuz. Öleceğinizi her zaman hatırlamak
kaybetme korkusu tuzağına düşmenizi engelleyen en
önemli etkendir. Zaten çıplaksınız. Bu nedenle
kalbinizin sesini dinlememeniz için hiçbir neden yok.
Bir yıl kadar önce bana kanser teşhisi kondu.
Pankreasımda bir tümör vardı. O zamana kadar
pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar
bunun tedavi edilemeyecek bir kanser türü olduğunu
söylediler, en fazla 3 ila 6 aylık bir ömür biçtiler.
Doktorum bana evime gidip bir an önce yarım kalan
işlerimi halletmemi tavsiye etti. Yani kibarca "ölmeye
hazırlan" dedi.
Kanser teşhisi konduğu gün boyunca bu sözler kulağımda
çınladı durdu. Daha sonra aynı gün akşama doğru
pankreasıma endoskopi yapıldı ve tümörden birkaç hücre
alındı. Beni bayıltmışlardı ama operasyon sırasında
yanımda bulunan karım, aldıkları hücreleri mikroskopta
inceleyen doktorların birden sevinçle haykırmaya
başladıklarını çünkü cerrahi bir müdahaleyle
iyileşebilecek, çok ender rastlanan bir pankreas
kanseri türünü belirlediklerini anlattı. Ameliyat
oldum ve şimdi iyiyim.
İlk kez ölüme bu kadar yaklaşmıştım ve umarım daha
uzun yıllar boyunca da bir daha tekrar yaklaşmam.
Şimdi bu süreci çok yakıcı bir şekilde yaşadığım için
ölümün yararlı ancak salt düşünsel bir kavram olduğuna
inandığım zamanlardan daha gerçekçi bir şekilde şunu
söyleyebilirim ki, kimse ölmek istemez. Hatta cennete
gitmeyi arzulayanlar bile ölmek istemezler. Yine de
ölüm hepimizin kaçınılmaz olarak gideceği son durak.
Ve bu özelliyle de Ölüm belki de Yaşam'ın en güzel tek
buluşu. Ölüm Yaşam'ın değiştirici etkeni. Eskiyi
süpürüp yenisine yol açıyor. Şimdi yenisiniz ama bir
gün eskiyecek ve ortalıktan kaldırılacaksınız. Bu
kadar dramatik konuştuğum için özür dilerim ama bu bir
gerçek.
"Başkasının hayatını yaşamayın"
Zaman kısıtlı, bu nedenle başkasının hayatını
yaşayarak harcamayın. Başka insanların düşüncelerinin
sonucu olan dogmaların tuzağına düşmeyin. Başkalarının
fikirlerinin gürültüsünün iç sesinizi bastırmasına
izin vermeyin. Ve de en önemlisi, kalbinizin ve
sezgilerinizin sesini dinleyin. Onlar bir şekilde ne
olmak istediğinizi biliyorlar. Geri kalan her şey
ikincildir.
Gençlik yıllarımda son derece büyüleyici "The Whole
Earth Catalog" adında bir yayın vardı; bu o dönemde,
benim kuşağımın adeta İncil'iydi. Stewart Brand adlı
birisi tarafından yaratılmış ve şiirsel dokunuşuyla
hayata geçirilmişti. PC ve masaüstü yayıncılığının
henüz gündemde olmadığı 1960'lı yıllardı; her şey
daktilolar, makaslar ve polaroid kameralarla
yapılıyordu. Bir tür kağıt üzerinde Google söz
konusuydu; 35 yıl sonra da Google doğdu.
Stewart ve ekibi "The Whole Earth Catalog"un pek çok
sayısını yayımladılar ve artık sürecini tamamladığına
inandıkları gün de son sayısını çıkardılar. Bu, 70'li
yılların ortalarıydı ve o zamanlar ben siz
yaşlardaydım. Son sayının arkasında, maceraperestseniz
sizin de karşılaşabileceğiniz, sabah erken saatlerde
çekilmiş bir köy yolunun fotoğrafı vardı. Fotoğrafın
altında da şu sözler yer alıyordu:"Aç kalın. Çılgın
olun." Bu sözler onların veda mesajıydı. Ben her zaman
bunu kendime diledim. Ve şimdi, buradan mezun olup
yeni bir hayata başlayan sizlere de aynı dilekte
bulunuyorum.
Aç kalın. Çılgın olun.
Teşekkür ederim.
12/04/2007
Başkasını Suçlamak Özdeyiş
Yükünün altında eziliyormusun?
HAMAL Eski zamanlardı. Yolların olmadığı zamanlar... Demek ki fakirdi bizim gibi çoğunluk, bu nedenle taşınacak yüklere talip olacak hamallar bulmak zor olmuyordu...
Yanımdaki hamalla yola çıktık. İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği...
Diyordum ki içimden 'Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!..' Nitekim çok geçmeden dedi ki: 'Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!...
'Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!..' Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü.
Salarken yükünün ipini 'Sen de dinlen hadi' dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe.
Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum.O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum.
Bir saat kadar sonra yine durdu, oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında... 'Yükünü indirip sen de dinlen', demesine aldırmadım, ona daha çok kızdım...
Sonra yine durdu. Bana da 'dinlenmemi' söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım saat sonra 'dinlenelim mi' diye sordu, aksi aksi başımı salladım... Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü. Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı.
Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım... Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek;'Hadi kalk, dedi. Bana yaslan.
Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz.' Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana. 'Ben yılların hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda... Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu, anlattığım bu insanlara ait...
Halbuki bir yükü 'taşımak' bizim işimiz, 'altında ezilmek' değil!.. Unutma ki bir yük , taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem. Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma... Akşamları bırak ve hafifle... Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü. Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil.
Çünkü yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler...
12/03/2007
11/19/2007
11/18/2007
A thousand excuses,Binbir Mazaret,Mark Twain
Her başarısızlık için bin özür vardır, ama hiçbiri iyi bir sebep değil.
Mark Twain
Joy is in us
11/13/2007
What We are
Biz,defalarca ne yaptığımızız.Mükemmellik, bu yüzden, bir iş değil bir alışkanlıktır.
İnsan her yerde aynı
11/12/2007
Gizli Numaradan Nasıl Kurtulabilir?
Görünmeyen numaralardan sıkıldı iseniz ve bunların sizi aramasına engel olmak istiyorsanız bir çözüm yolu var. GİZLİ numara sizi arayamıyor, üstelik karşıya bir de sesli mesaj gidiyor Bu hizmeti şimdilik sadece Turkcell veriyor. Turkcell, bu konuda şu açıklamayı yaptı: "Gizli numaradan gelen aramaları kabul etmek istemeyen müşterilerimiz ücretsiz olan bu servis aracılığıyla gizli numaralardan gelen çağrıları rahatlıkla engelleyebilecekler. Servisin kullanılması durumunda gelen arama telefon çalmadan otomatik olarak geri çevrilecektir. Arayan kişi "Aradığınız kişi gizli numaradan çağrı kabul etmemektedir. Numaranızı görünür yaparak kendisine ulaşabilirsiniz" anonsunu duyacaktır. Gizli numaradan arama kısıtlama servisini;
aktif hale getirmek için *253# ; iptal etmek için #253# yazıp YES tuşuna basmak yeterli.
Mustafa Kemal Atatürk Diyorki;
Mustafa Kemal ATATÜRK
11/06/2007
John D. Rockefeller
John D. Rockefeller
İşten dolayı kurulmuş olan arkadaşlık,arkadaşlıktan dolayı kurulmuş işten daha iyidir
11/04/2007
Japon Balıkları ve Felsefesi
Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır.
Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabileceklerdi.Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyordu. Ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı.Balıkçılar bu defa teknelerine balık akvaryumları yaptırdılar. Balıklar içeride biraz fazla sıkışacaklardı, hatta, birbirlerine çarpa çarpa birazda aptallaşacaklardı, ama yine de canlı kalabileceklerdi. Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabiliyorlardı. Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri hareketli taze balığa göre lezzeti yine de etkilenmişti.
Balıkçılar nasıl olacakta Japonya'ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi? Siz olsaydınız ne yapardınız ? Hedeflerinize ulaşır ulaşmaz, mesela mükemmel bir eş buldunuz veya çok başarılı bir firmaya girdiniz, borçları ödediniz v.s. Heyecanınız kaybolmaya başlamaz mı? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rahatlamaz mısınız?Lotoda büyük ikramiyeyi kazananlar parayı savurmaya başlamaz mı? Japonların taze balık probleminde olduğu gibi çözüm aslında basittir.
1950’lerde L.Ron Hubbart’ın gözlemlediği üzere: İnsanoğlu ancak hırs iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarfeder. Ne kadar akıllı, uzman, inatçı iseniz iyi bir problemle uğraşmaktan o kadar zevk alırsınız. Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım çözebiliyorsanız bundan da o derece mutluluk duyarsınız, heyecan duyarsınız ve enerji dolu, canlı, ayakta kalırsınız. Japonlarda balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular, ancak içine küçük bir köpekbalığı attılar. Bir miktar balık köpekbalığı tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi. Buradan da görüleceği üzere problemlerden, uzaklaşmaktansa içine atlamak, boğuşmak ve onları yenmek gerekir. Problemimiz çok ve çeşitli olabilir.Ümitsiz olmayın. Onları tanıyın, organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve yardım desteği ile onlarla savaşın. Beyninize bir köpekbalığı atın ve nelere ulaşabileceğinizi o zaman görün...
Sam Keen,From To Love and Be Loved
by learning to see an imperfect person perfectly.
- Sam Keen, from To Love and Be Loved
Biz aşka,mükemmel bir kişiyi bulmakla değil,kusurlu
bir kişiyi kusursuz görmeyi öğrenmekle geliriz.
Atatürk'ün Sözleri
"Türkiye Cumhuriyetinin, özellikle bugünkü gençligine ve yetişmekte olan çocuklarina hitap ediyorum: Batı senden, Türk'ten çok geriydi. Manada, fikirde, tarihte bu böyleydi.Eğer bugün batı teknikte bir üstünlük gösteriyorsa, ey Türk Çocugu, o kabahat da senin değil, senden öncekilerin affedilmez ihmalinin bir sonucudur. Şunu da söyleyeyim ki, çok zekisin!.. Bu belli. Fakat zekânı unut!.. Daima çaliskan ol..."
"Rica ile, merhamet dilenmekle bir millet ve devletin şeref ve istiklâli kurtarilmaz. Türk milleti, gelecek nesiller için bunu unutmamalıdır."
Olumsuz Hipnoz
“Bir arkadaşım olumsuz hipnoz yapıyor bana demiştim” bir kez, söylediğim kişi “ O nasıl oluyor ? “diye sormuştu. Yıkıcı yöndeki telkindi vurgulamak istediğim.
“Bazı kişiler yakınları ya da tanışlarına, dilimizde deyim olan “ Dost acı söyler” yaklaşımı içinde farkında olarak ya da olmayarak hoş olmayan telkinlerde bulunur bazen” demiştim.Bunu yapan kişi, karşıdakinin iyiliğini düşünüyor görünümü altında, belli tanımlamalar yapar.Bunu duyan kişi de, karşıdakine olan yakınlığı ve güveni sonucu bu bilgiyi alır ve gerçekliğine inanır.
-- Ona güvendiğin için ne kadar çıkarcı biri olduğunu görmüyorsun, sana zararı dokunacak...
-- Son sıralar düzensiz uyuyorsun, hasta olacaksın...
-- İşten ayrılma kararını tekrar gözden geçir, yıllardır çalışmaya alışkınsın, boşta kalırsan bunalıma girersin...
-- Kilo aldığının- verdiğinin farkında değil misin, bir an önce önlemini al, hiç sağlıklı değil durumun, ayrıca sana hiç yakışmıyor bu görüntü...
İşte bu tür masum görünen uyarılara olumsuz hipnoz diyorum. Çünkü karşıdaki kişinin iyiliğini düşünerek söylendiği var sayılan bu ifadeler aslında olumsuzlama yönünde işlemektedir. Uyku düzeni bozulan kişi bir süre sonra hasta olacağına bilinç altında inandığından hasta olacaktır. Bunu belirten kişi ise haklı çıkmanın onuru ile “ Ben sana söylemiştim” diyecektir.
Güvenilir kaynaktan geldiğine inandığımız tanımlamalar koşulsuz kabullenmeler olarak bilincimize gider, belli bir şekil alan düşünce kalıpları oluşur, bu durum süreç içinde beden dilimize de yansır ve yaşam gerçeğimiz olurlar. Psikolojide bu oluşum Kendini Gerçekleştiren Kehanet olarak ifade edilir. Geliş kaynağı arkadaş- akraba- tanış veya uzman görüşü olduğunda, bu ifadelerin güvenirliğine olan inanç doğrultusunda, zihin olumsuz telkini alır, kabul eder ve yaşama yansıtır. İfade edilmese gerçekleşemeyecek durum işlev kazanır, kehanet gerçek olur ve yaşanır.
Eğer böyle ise, olumsuz mesajlara ne gerek var? Neden karşımızdakini olumsuza şartlama ihtiyacı duyarız?Amaç karşıdakinin iyiliğini düşünmek gibi görünse de, genel olarak yaşamdan- kendinden kuşkusu olan, güven azlığı yaşayan, değişime dirençli, bağımlı yapıda, isteklerini gerçekleştirme zorluğu çeken, öfkeli kişiler bunu sıklıkla yapar. Aslında karşısındakine ilettiği gizil mesaj, “Ben güvensiz ve öfkeliyim, yolunda gitmeyen şeyler var, sen de böyle ol” dur.Bu tür kişilere yaşam düzenimizin normal akışı ve zihinsel sağlığımız için dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum, hele ki yakınımızda iseler ve ilişkilerimiz yoğunsa... Onlar bizdeki enerjiyi olumsuza çevirmek için çoğunlukla da bunun bilincinde olmadan yaparlar, yaptıklarını da “ İyiliği için yapıcı eleştiride bulundum” olarak adlandırırlar.
Oysa eleştiri ya da halk arasında akıl verme olarak nitelenen bu davranış içinde somut yaptırımı ve emeği taşımıyorsa yapıcısı ya da yıkıcısı olmaz görüşündeyim. Eğer karşıdaki kişinin uyku düzensizliğine, işten ayrıldığında yaşayacağını belirttiğimiz bunalımına bir çare bulamıyorsak, bunu ifade etmek bize ve karşıdakine bir şey kazandırmaz.
İnsan Mühendisliği kitabının yazarı hocam Nüvit Osmay bunu şu örnekle açıklardı;“Bir adama bu kravat takım elbisene yakışmamış, çok sakil duruyor dediğinizde, boş yere onun moralini bozarsınız, kendine güvenini zedelersiniz. Belki yenisini alacak olanağı yoktur. Eğer o takım elbiseye yakışacak bir kravat alıp da, bu elbisene daha uygun olur diye armağan ederseniz, hem görüşünüzü yapıcı bir şekilde bildirmiş olursunuz, hem de eleştiride bulunmadan. onun için bir şey yapmış olursunuz. Karşıdaki onu takar ya da takmaz. “
Bu çok anlaşılır somut bir örnektir.
Bu çerçevede ilişkide bulunduğunuz kişilere nasıl davrandığınıza, size nasıl davranıldığına baktığınızda, olumsuz telkin yönünde bir çok örnek göreceksiniz. Kendini gerçekleştiren kehanetleriniz, ben bildim övüncünün ötesinde ne kazanç sağlıyor ki? Hiçbir yararı olmadığını fark edeceksiniz. Kişi verdiği olumsuz telkinlerin sorumluluğunu almaya ne kadar hazır ki bunu yapıyor. Hasta olan arkadaşınıza bakacak mısınız, işini kaybeden yakınınıza iş mi bulacaksınız? Ki ona bunların başına geleceğini söylüyorsunuz.
Olumsuz telkin yapan ya da akıl verici kişilerin bu davranışlarını nötürlemeye çalışmak eğer olmuyorsa da belli bir mesafede durmak zihin sağlığımız için gerekli düşüncesindeyim.Bir söz vardır “Kimseye akıl vermeyin zeki insanların ihtiyacı yoktur, cahiller zaten anlamaz”...
Uzm.Psk.Bahar Turunç
To do 2 things at once
Unknown
İki şeyi bir anda yapmak,hiçbirini yapmaktır.
Saying of The Day for Sunday
Japanese proverb
Hiçbirimiz hepimiz kadar akıllı değildir.
10/30/2007
Bağlantı Çağı
Bilgisayarlar, bilginin üretilmesini ve işlenmesini
kolaylaştırarak insanlığın gelişimine büyük bir ivme kattılar.
Teknolojinin geldiği noktada bilgi çağı, yerini "bağlantı
çağı"na bırakıyor. Artık başarılı olmak için web'i iyi tanımak,
insanlara, ürünlere ve donanıma hızlı ulaşmak, yani bulabilmek ve
işleyebilmek, bilgiye sahip olmaktan çok daha önemli.
Saying of The Day
Unknown
Balık ve ziyaretçi 3 günden fazla kalırsa kokar.
10/24/2007
İstemek,Want Something Badly
enough,you'll find a way to get it.
Unknown
Ne istediðini bildiğin zaman, ve yeteri derecede
istediğinde,onu almak için bir yolunu bulacaksınız.
10/23/2007
Gülümseme,Ağlama,Smile,
unknown
Gülümse,dünya seninle gülümser.Ağla,sen yalnız ağlarsın.
Gülümsersen,dünya seninle gülümser; Ağlarsan,yalnız ağlarsın.
Özlü Sözler,Saying,Voltaire
from my enemies."
Voltaire
Tanrım, beni dostlarıma karşı koru, kendimi
düşmanlarıma karşı korurum.
If you know the enemy and know yourself, you need not
fear the result of a hundred battles.
If you know yourself but not the enemy,for every
victory gained you will also suffer a defeat.
If you know neither the enemy nor yourself, you will
succumb in every battle.
Unknown
Eğer sen, düşmanını ve kendini tanırsan,yüzlerce
muharebenin sonucundan korkmana gerek yoktur.
Eğer sen kendini tanır,düşmanını tanıyamazsan, her
zafer kazandığında aynı zamanda da yenilgiyi
tadacaksın.
Eğer ne düşmanını nede kendini tanımıyorsan her
savaşta teslim olacaksın.
10/22/2007
Bilgisayarlar İnsanlarla Yarışabilirler mi?
düzeyde işlem kapasitesine sahip olsalar da, insanlarla
yarışmaktan hala uzaklar.
Dünyanın önde gelen internet firmalarından Amazon, bir
süre önce "Mekanik Türk (*)" adında bir servis başlattı.
Bu servis, günümüzde bilgisayarlar için oldukça zor olan,
ama insanlar için son derece kolay bazı işlemlerin,
insanlar tarafından internet üzerinden yapılmasını sağlıyor.
Bir fotoğrafın içinde insan olup olmadığı sorusu, bir
bilgisayar için oldukça zor, ama bir insan, resmi gördüğü
anda bu soruya kolayca yanıt verebilir. Mekanik Türk
servisinden de çeşitli şirketler, bilgisayarların
yanıtlayamayacağı bu gibi soruların yanıtına internet
aracılığıyla bu servis sayesinde ulaşıyorlar.
İnsanların bilgisayarlarla aynı seviyede yer aldığı bu
gibi sistemler, gelecekteki karmaşık yapılara basit bir
örnek oluşturuyor.
10/19/2007
I'LL BE JUST ME İN ANY NEED OF YOURS,SENİN İÇİN İHTİYACIN OLAN HER ŞEYDE BEN
"If you're alone, I'll be your shadow. If you want to
cry, I'll be your shoulder. If you want a hug, I'll be
your pillow. If you need to be happy, I'll be your
smile... But anytime you need a friend, I'll just be
me."
Unknown
Eğer yalnızsan, ben senin gölgen olacağım. Eğer
ağlamak istiyorsan,ben senin omuzun olacağım.Eğer
kucaklamak istiyorsan,ben senin yastığın olacağım.Eğer
mutlu olmak istiyorsan,ben senin gülümsemen
olacağım.Ama sen herhangi bir zaman,bir arkadaşa
ihtiyaç duyarsan ben sadece ben olacağım.
Hüseyin BOZDAĞ
10/18/2007
Alışkanlıklar,ORISON SWETT MARDEN
"Bir alışkanlığın başlangıcı görünmez bir iplik gibidir,ama o hareketi her tekrarlayışımızda ipliği sağlamlaştırırız,ona bir elyaf daha ekleriz,sonunda kapkalın bir kablo olur,düşünce ve hareketlerimizi geri dönülmez biçimde bağlar."
ORISON SWETT MARDEN
When The Game İs Over
box.
Oyun bittigi zaman,şah da piyon da ayni kutuya atilir.
10/17/2007
A Good Teacher,İyi Bir Öğretmen
well,and helps those who are doing well to do even
better.
Unknown
İyi bir öğretmen,öğrenmekte zorluk çekenlere yardım
ettiği gibi,kolay öğrenenleride daha iyisini yapmaları
için teşvik eder.
BEYNİ GENÇ TUTMAK İÇİN YAPILMASI GEREKENLER
Terleyin
Egzersiz, verimli calismak icin bol oksijene ihtiyac duyan beyin hucrelerinin gidasi gibidir. Boylece beynin ogrenme ve hatirlama becerisi guclenir
Balik yiyin
Yuksek Omega-3 iceren sardalya ve ton gibi yagli baliklari tuketmek zekayi attirir. Konsantrasyon ve okuma yetenegini gelistirir
Lavanta koklayin
Lavanta kokusu ise konsantrasyonu artirir. Ozellikle ogle aralarinda, calismaya baslamadan once lavanta koklayin
Ýyi bir uyku
Gece 7-8 saatlik uyku beyin performansini en uste tasir. Ayrica gun ortasinda 30 dakikalik bir kestirme beynin sarj olmasini saglar
Sakiz cigneyin
Sakiz cigneme beyne giden kani yuzde 20 artiriyor. Boylece hafizayi kuvvetlendirip, stresi azaltiyor.
Su icin
Yuzde 80'i su iceren beynimiz su icmedigimizde kuculuyor. Bu sebepten her gun 1.5- 2 litre arasinda su icmek gerekiyor.
Kirmiziya bakmayin
Kirmizi gormek ozellikle sinavda basariyi dusuruyor ve ogrencide motivasyon dusuklugu yaratiyor
Sicak cikolata icin
Yatmadan once icilecek bir bardak sicak cikolata zekayi aririyor. Kakao ozellikle yaslilarin zihnini aciyor
Rahatlayin
Rahat bir yere oturup gozlerinizi kapayin ve ayaklarinizdan boynunuza kadar tek tek kaslarinizin gevsedigini hissedin.
Teknolojiyi az kullan
SMS ve e-mail'i fazla kullanmak ve cok televizyon seyretmek zeka seviyesini dusuruyor
Beyin jimnastigi yapin
Akil oyunlari oynayarak, bulmaca ve zeka testleri cozerek beyninizi zinde tutabilirsiniz
Alkol almayin
Alkol beyin hucrelerini oldurerek, ogrenme ve hafiza bolgesine zarar verir.
10/16/2007
Düşündüklerini Söylemek
SOCRATES
Müşfik Kenter bilgisayar çağı insanlarına şiiriyle sesleniyor:
Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hiç vaktiniz yok, "fast life", "fast food", "fast music", "fast love"…
Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar…
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, size sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?
İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?
Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?
Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?
10/10/2007
10/09/2007
DİNDAR AYI ve ATAİST
bakıyormuş.
Evrim ne güzellikler yaratıyor! diye düşünüp mest oluyormuş,
Birden arkasında kocaman bir ayı belirmiş ve onu kovalamaya başlamış.
Adam bütün gücüyle kaçıyormuş ama her arkasına bakışında ayının daha hızlı
olduğunu fark ediyormuş. Dakikalarca süren bir kaçışın sonunda adamın
ayağı yerdeki bir dala takılmış, ayı adamın üzerine atlamış, pençesini
kaldırmış, tam vurmaya hazırlanırken adam "Allahım! diye bağırmış.
Bir anda zaman durmuş ayı donmuş, ormandaki nehir bile akmaz olmuş bir anda
orman kararmış ve gökyüzünden bir ışık huzmesi adamın üzerine parlamış.
Çok derinden gelen ilahi bir ses adama;
"Yıllarca bana inanmadın, yaratılışı kozmik bir kazaya bağladın,
sana bu durumda yardım etmemi mi istiyorsun? Seni sevgili bir kulum mu
saymalıyım?" demiş.
Adam utanç içinde: "Biliyorum bunca yıldan sonra dindar biri olmayı istemem
haksızlık,
ama hiç olmazsa ayıyı dindar yapabilir misin?" demiş.
"Peki" diye karşılıkvermiş ve ışık kaybolmuş.
Nehir tekrar akmaya başlamış her şey eski haline dönmüş.
Ayı iki pençesini de göğe doğru çevirmiş ve konuşmaya başlamış;
"Allahım, senin rızkınla orucumu açıyorum, hamdolsun bana verdiğin
nimetlere..."









