12/14/2008

Quest for Freedom Power of Asking Questions

The Nazis stormed into the house of Stanislavsky Lech, who was Jewish, herded the entire family out at gunpoint, packed them into an overcrowded train, filled with the stench of death and despair, and sent them to Krakow.

Then, before his eyes, Lech saw his entire family shot. Somehow, he managed to live from one day to the next, in a numb, oblivious, zombie-like state. Impatiently, he awaited his own death. But one day, he realized, that his own death was not an unavoidable truth. He could, in fact, do something about it: he could make an attempt to escape.

Once he had made his decision, he didnt know how to execute it. He only knew one simple thing: his decision was irrevocable, and, somehow, he had to find a way to act on it.

As the weeks passed into months, he interrogated his fellow prisoners. How can we escape? he would ask. He became a nuisance, an irritation. Its hopeless, they would echo. Stop hurting yourself, they would plead. Some would abuse him openly; others would turn away in silence.

In turn, he rejected their answers, their silences, their overbearing despair. There has to be a way, he told himself, and I will find it. This is my revenge: by surviving I will prove that the Nazis arent invincible and that they dont have complete control of our wills and that they cant do what they like with us.

Each day he would run a dialogue through his head. Today I choose to escape from this nightmare. I will not continue to be a victim. I will not accept these conditions. I am a man, with rights and dignity, and I will, so help me God, find a way to let the whole world know about what is going on here. I will escape. There is no doubt in my mind. How can I escape today, perhaps right now? There is a weakness in their security.

They cannot watch us every minute. There is something I need to find, and I will find it today, something that I have overlooked, something that will bring me freedom. There is a weak link here, somewhere. I will find it.

The urgency of his question pounded on his heart and mind every waking moment, and it followed him into his dreams.

Then, one day, as dismal as any other, he saw what had been before him all along. The Nazis would let the corpses of naked men, women and children, shot because they were too weak to work in the labor camp, pile up on the ground before a truck would come and haul them away. With typical efficiency, the truck would only come when there were enough bodies to fill it up.

Hiding behind a bush, he stripped off all his clothes, then dived into the mound of corpses. He lay still, pretending to be dead, the nauseating odor of death all around him.
He lay there for a day. More corpses were thrown on top of him. He did not flinch. Finally, the truck came. Rough hands pushed his inert body into the truck.

In the truck, many more hours of horror passed. Finally, his body was dumped into an open grave.

He waited until nightfall before climbing out.

The sweet smell of night, the fresh breeze, filled his lungs as he ran twenty-five miles to freedom.

Saleem Rana

12/08/2008

İnşaat işçiliğinden rektörlüğe

İnşaat işçiliğinden rektörlüğe


BOLU AA
güncellenme zamanı 1.12.2008

Abant İzzet Baysal Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kılıç, lise yıllarına kadar hayatının yokluk içinde geçtiğini belirterek, "İlk kez 14 yaşında inşaatlarda işçilik yapmaya başladım" dedi

Abant İzzet Baysal Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Atilla Kılıç, çocukluğunda yaşadıkları geçim sıkıntısı nedeniyle bir dönem çay ocaklarında ocakçılık, garsonluk yaptığını, inşaat işçiliğinden kazandığı parayla üniversite bitirdiğini bildirdi.
1964 yılında Gaziantep'in Oğuzeli ilçesine bağlı Çaybaşı köyünde dünyaya dünyaya gelen Kılıç, lise yıllarına kadar hayatının yokluk içinde geçtiğini anlattı. Kılıç, "Yedi kardeştik ve ekonomik durumumuz iyi değildi. Bir eşofman ve ayakkabı alırdık. Hepsi bir numara büyük olurdu ki ağabeyimle birlikte giyerdik. Pardösümüzün olmadığı zamanlar oldu" dedi. Bursa'da öğretmen babasının kısmi felç geçirdiğini anlatan Kılıç, şöyle konuştu:
"Evin bütün sorumluğu üzerimize kaldı. Kışın odun kömür almak gerekirdi, bize kimse vermezdi. İlk kez 14 yaşında inşaatlarda işçilik yapmaya başladım."
Ekonomik zorluklardan dolayı okulu bırakma noktasına geldiğini vurgulayan Kılıç, çay ocaklarında ocakçılık, garsonluk yaptığını, inşaatlarda çalıştığını anlattı. Okulu bırakıp liseyi dışardan bitirmeyi planladığı günlerde gayret edip, Bursa Erkek Lisesi'nden mezun olduğunu söyleyen Kılıç, şöyle dedi:
"Tek hedefim Hacettepe'de fizik mühendisliği okumaktı ve 1981 senesinde kazandım. İnşaatlarda kazandığım parayla okulumu bitirdim."
Üniversitedeki göreve 1988'de öğretim görevlisi olarak başladığını kaydeden Kılıç, o dönem Rektör Vekili olan Prof. Dr. Nihat Bilgen'in "Alışın buralara, ilerde rektör olursunuz" dediğini belirterek, "Ancak aklımın ucundan rektör olmak hiç geçmemişti" diye konuştu. Prof. Kılıç, 2006'da rektörlüğe atanmıştı.

11/16/2008

Aşka Duyduğun Sadakat

Bazen aşkına duyduğun sadakat arkadaşına duyduğun sadakatten baskın çıkabilir.Bu senin elinde değildir.Sihirli bir el tarafından yönetiliyor gibi çaresiz kalırsın.Bunu neden böyle yapıyorum diye sorarsın kendine ama yoktur bunun cevabı.

Nejdet Ahmet ile konusurken.
Hatırla Sevgili

11/13/2008

Zeka ve Yetenek Yetmiyor- Melih Arat

Zeka ve Yetenek Yetmiyor

Posted by: "Melih Arat" melih@meliharat.com meliharatcom

Fri Nov 7, 2008 7:50 pm (PST)

Zeka ve Yetenek Yetmiyor

Melih Arat

Değerli dostum Mevlüt Aksan telefon açıyor: "Bugünün gençleri ile
20.yüzyılın yıldızları arasında büyük farklar var." diyor. "Yıldız Kenter,
Müşfik Kenter, Leyla Gencel, Suna Pekuysal ve onların akranları ile, günümüz
gençleri arasında radikal farklar var. Bu sanatçılar kendilerini
yetiştirmek, belirli bir rolü oynamak, belirli bir şarkıyı en iyi, en
mükemmel şekilde söylemek için inanılmaz çaba göstermişler. Suna Pekuysal,
bir oyunda belirli bir tiplemeyi canlandırabilmek için günlerce o tipin
konuştuğu diyalekti ve o bölgenin konuşma ağzını tutturabilmek için günlerce
çalışmıştır. Genel olarak o kadar çok çalışmıştır ki, fiziksel
dezavantajları ufak tefek kambur bir insan olmasını önemsizleşmiştir.
Gösterdiği süper performans, dezavantajları
nı gölgede bırakmıştır. Yıldız
Kenter ve Müşfik Kenter, sadece Türkiye'nin değil, yurt dışında da saygın
uluslararası oyunlar oynayan tiyatro yıldızlarıdır. Onların da çeşitli
oyunlar için inanılmaz bir çaba gösterdikleri bilinmektedir." Leyla Gencel,
yeteneği ve müthiş çalışkanlığı ile tüm dünyanın kabul ettiği gelmiş geçmiş
en büyük opera sanatçılarından biri olmuştur. Amerika'da, Avrupa'da geniş
hayran kitleleri yaratmışlardır. Her bir sanatçı, deyim yerindeyse bir ödül
koleksiyoncusudur. Aldıkları ulusal ve uluslararası ödüller, kariyerlerinin
ve çalışkanlıklarının sonucudur. Bu arada farkındaysanız, bu ödüller
yeteneklerinin değil, çalışkanlıklarının bir ispatıdır diyorum. Çünkü
yetenek ve zeka, tek başına bir insanı dünya çapında bir insan yapmıyor.
Projeler için çokça çalışmak gerekiyor. Bir konserinde Fazıl Say, çalması
bir saatten fazla süren bir eseri, üç aya yakın süre çalıştığını, buna
rağmen hala istediği gibi çalamadığını söylüyordu. Yetenek, ancak çok
çalışmayla parlıyor; yıldızlaşıyor.

21. Yüzyıldaki Türk gençliğinin çalışmayla ilişkisi nedir diye baktığımızda,
ortalama bir genç çalışma olmadan ödül arıyor. "Çok çalışmadan üniversiteye
gireyim. Çok çalışmadan iyi bir işe gireyim. Çok çalışmadan yabancı dil
öğreneyim. Çok çalışmadan güzel bir evim ve arabam olsun. Çok çalışmadan
dünyayı gezeyim." istiyor. Bu düşünce ve anlayışın elbette yukarıda adları
geçen ve geçmeyen yıldız sanatçıların genel performansları ile ilgisi ve
orantısı yok. Çünkü "çok çalışmadan üniversiteye gireyim" yaklaşımıyla,
değil dünya çapında bir performans, üniversiteye girmek bile mümkün değil.

Acı çekmeden ve bedelini ödemeden, başarı ve dünya çapında başarı mümkün
değil. Eskiden "dayınızın kim olduğu, amcanızın kim olduğu" önemli denirdi.
Belki 20 yüzyılın son çeyreğinde kimin yakını olduğunuz gerçekten
kariyerinizde elde edeceğiniz pozisyonu belirleyebilirdi. Ama bugün çok
önemli bir işadamının yeğeni de olsanız, çalışmıyorsanız ve yetenekleriniz
yok ise amcanızın şirketinde dahi iş bulamazsınız. Çünkü amcanızın şirketi
de rekabet ediyor ve rekabet sadece en iyilere yaşama hakkı tanıyor.

Uzun yıllardan beri sabah beş ya da altı deyince ayaktayımdır. Ayaktayım
deyince uyanmış olmayı değil, duş almış, tıraş olmuş ve uygun bir kıyafet
giymiş olmayı kastediyorum. Şu sıra bakıyorum bu da yetmiyor. Yani benim tek
başıma erken kalkmam ve çalışmaya başlamam yetmiyor. Artık projelerimizde
başarılı olabilmek için ekip olarak haftada birkaç gün sabah dörtte, beşte
ofis alanında buluşmamız gerekiyor. Buna rağmen de zaman yetmiyor.
Projelerin bitirme sürelerinin gerisinden gidiyoruz.

Zeka ve Yetenek Yetmiyor- Melih Arat

Zeka ve Yetenek Yetmiyor

Posted by: "Melih Arat" melih@meliharat.com meliharatcom

Fri Nov 7, 2008 7:50 pm (PST)

Zeka ve Yetenek Yetmiyor

Melih Arat

Değerli dostum Mevlüt Aksan telefon açıyor: "Bugünün gençleri ile
20.yüzyılın yıldızları arasında büyük farklar var." diyor. "Yıldız Kenter,
Müşfik Kenter, Leyla Gencel, Suna Pekuysal ve onların akranları ile, günümüz
gençleri arasında radikal farklar var. Bu sanatçılar kendilerini
yetiştirmek, belirli bir rolü oynamak, belirli bir şarkıyı en iyi, en
mükemmel şekilde söylemek için inanılmaz çaba göstermişler. Suna Pekuysal,
bir oyunda belirli bir tiplemeyi canlandırabilmek için günlerce o tipin
konuştuğu diyalekti ve o bölgenin konuşma ağzını tutturabilmek için günlerce
çalışmıştır. Genel olarak o kadar çok çalışmıştır ki, fiziksel
dezavantajları ufak tefek kambur bir insan olmasını önemsizleşmiştir.
Gösterdiği süper performans, dezavantajları
nı gölgede bırakmıştır. Yıldız
Kenter ve Müşfik Kenter, sadece Türkiye'nin değil, yurt dışında da saygın
uluslararası oyunlar oynayan tiyatro yıldızlarıdır. Onların da çeşitli
oyunlar için inanılmaz bir çaba gösterdikleri bilinmektedir." Leyla Gencel,
yeteneği ve müthiş çalışkanlığı ile tüm dünyanın kabul ettiği gelmiş geçmiş
en büyük opera sanatçılarından biri olmuştur. Amerika'da, Avrupa'da geniş
hayran kitleleri yaratmışlardır. Her bir sanatçı, deyim yerindeyse bir ödül
koleksiyoncusudur. Aldıkları ulusal ve uluslararası ödüller, kariyerlerinin
ve çalışkanlıklarının sonucudur. Bu arada farkındaysanız, bu ödüller
yeteneklerinin değil, çalışkanlıklarının bir ispatıdır diyorum. Çünkü
yetenek ve zeka, tek başına bir insanı dünya çapında bir insan yapmıyor.
Projeler için çokça çalışmak gerekiyor. Bir konserinde Fazıl Say, çalması
bir saatten fazla süren bir eseri, üç aya yakın süre çalıştığını, buna
rağmen hala istediği gibi çalamadığını söylüyordu. Yetenek, ancak çok
çalışmayla parlıyor; yıldızlaşıyor.

21. Yüzyıldaki Türk gençliğinin çalışmayla ilişkisi nedir diye baktığımızda,
ortalama bir genç çalışma olmadan ödül arıyor. "Çok çalışmadan üniversiteye
gireyim. Çok çalışmadan iyi bir işe gireyim. Çok çalışmadan yabancı dil
öğreneyim. Çok çalışmadan güzel bir evim ve arabam olsun. Çok çalışmadan
dünyayı gezeyim." istiyor. Bu düşünce ve anlayışın elbette yukarıda adları
geçen ve geçmeyen yıldız sanatçıların genel performansları ile ilgisi ve
orantısı yok. Çünkü "çok çalışmadan üniversiteye gireyim" yaklaşımıyla,
değil dünya çapında bir performans, üniversiteye girmek bile mümkün değil.

Acı çekmeden ve bedelini ödemeden, başarı ve dünya çapında başarı mümkün
değil. Eskiden "dayınızın kim olduğu, amcanızın kim olduğu" önemli denirdi.
Belki 20 yüzyılın son çeyreğinde kimin yakını olduğunuz gerçekten
kariyerinizde elde edeceğiniz pozisyonu belirleyebilirdi. Ama bugün çok
önemli bir işadamının yeğeni de olsanız, çalışmıyorsanız ve yetenekleriniz
yok ise amcanızın şirketinde dahi iş bulamazsınız. Çünkü amcanızın şirketi
de rekabet ediyor ve rekabet sadece en iyilere yaşama hakkı tanıyor.

Uzun yıllardan beri sabah beş ya da altı deyince ayaktayımdır. Ayaktayım
deyince uyanmış olmayı değil, duş almış, tıraş olmuş ve uygun bir kıyafet
giymiş olmayı kastediyorum. Şu sıra bakıyorum bu da yetmiyor. Yani benim tek
başıma erken kalkmam ve çalışmaya başlamam yetmiyor. Artık projelerimizde
başarılı olabilmek için ekip olarak haftada birkaç gün sabah dörtte, beşte
ofis alanında buluşmamız gerekiyor. Buna rağmen de zaman yetmiyor.
Projelerin bitirme sürelerinin gerisinden gidiyoruz.

11/11/2008

Obama'sız Türk zenciler: Aleviler /Mehmet Ali Birand

Mehmet Ali Birand

Obama'sız Türk zenciler: Aleviler

12 Kasım Çarşamba 2008

Türkiye’nin “zencileri” kimlerdir?
Bilmeyenler için anlatayım.
“Zenci” deyimi, ezilen , hor görülen, istekleri ve beklentileri görmezden gelinen kesimler veya kişiler için kullanılır.
Türkiye’de kendilerini zenci gören birkaç kesim vardır. Kürtler, Aleviler ve Dincilerin bir bölümü bu kategoriye girdiklerine inanırlar.
Dini beklentileri açısından “zenci” muamelesi görenler Obama olarak Tayyip Erdoğan’ı görürler. Ancak, iktidar olduktan sonra, artık zencilikleri kalmadı. Maşallah, türbanla Üniversitelere ve resmi dairelere girememeleri dışında, beklentilerinin büyük bölümünü elde ettiler. Bırakın zenciliği, Beyaz Türkler statüsüne geçtikleri gibi, Obama Erdoğan’da artık Bush’laştı, yani eskiden mücadele ettiği Devletin yanına geçti. Devletin sesi oldu... Hedeflerine siyasi yoldan ulaştılar.
Kürtlerin bir bölümüne göre de, onların haklarına PKK sahip çıkıyor. PKK da ne yazık ki, terörü kullanıyor, masum insanları öldürüyor.
Geriye, Aleviler kalıyor.
Türkiye’de, KONDA’nın araştırmasına göre, yaklaşık 6-7 milyon Alevi var. Rüzgarın yönü, devletin Alevi toplumunu bazen bağrına basmasına neden olur. Dinci akımlar köpürdüğü zaman, laik Türkiye’nin sigortası olarak nitelenirler.
Ancak, genelde kesin bir ayrımcılık vardır.
Devletin ağırlığı Sünni’lerin elindedir ve Sünni’ler Alevileri hiç sevmezler. Müslüman olmadıklarını ileri sürerler. Hatta, küçültücü yakıştırmalar yaparlar. Aleviliği bir nevi, İslam dışı cemaat gibi görürler. Fırsat bulduklarında, Madımak’taki, Çorum’daki, Kahramanmaraş’taki gibi kıyıma uğramalarına dahi göz yumarlar. Sünni Devlet, Alevileri General yapmaz. Vali derecesine dahi çıkartmaz. Üstelik, diyanet vasıtasıyla zorla Sünnileştirme politikası izler.
Aleviler uzun yıllar bu baskıya boyun eğdiler.
“Zenci”liklerini kabul ettiler. 1980’den itibaren ise, haklarını arayan bir tutum takındılar.
Haklarını ararken de hiçbir zaman başkaldırıya , şiddete yönelmediler.
Her zaman barışçı şekilde hareket ettiler.
Ne araba yaktılar, ne dükkan taşladılar, ne de kepenk kapattılar.
Bildiriler yayınladılar...Demeçler verdiler. İktidarlardan defalarca tutulmayan sözler aldılar, ancak yine de sokaklara dökülmediler.
İşte artık bu durum değişiyor.
Aleviler de ilk defa alana indiler. Bundan sonra, isteklerini daha yüksek sesle duyurmak isteyecekleri ortada.
AKP garip bir havada.
Başbakan bu yılın ocak ayında, herkesi şaşırttı. Son derece olumlu bir adım attı. Alevilerin bazı beklentilerini karşılamaya hazır olduğu izlenimini verdi.
Sonra, ya vazgeçti veya unuttu.
İktidar ve devlet, artık Alevileri eskisi gibi itip kakmıyor, ancak bu kesimin beklentilerine de sırt çeviriyor. Çok hata ediyorlar. Zira, Aleviler bu Devletin gerçek sigortasıdırlar. Sabırlarını taşırmadan, ellerine taş-sopa almalarını beklemeden onlara sahip çıkmalıyız.

Atatürk ü okumak

Atatürk'ü okumak-2

Tarihteki Atatürk

11 Kasım Salı 2008

TARIK Zafer Tunaya, bizde yakın dönem tarihçiliğinin bilimsel bakımdan kurucu ismidir. Metodunu şöyle formüle etmiştir:
"Atatürk'ten olaylara değil, olaylardan Atatürk'e gitmek!"
Bu metot bizi, Atatürk'ün herhangi bir politikasına, eylemine veya söylemine mistik veya metafizik mucizeler gibi bakmaktan kurtarır, "siyasi tarih" metotlarıyla bakmamızı sağlar.
Böyle yaptığımız zaman Atatürk'ü "tarihsel" gerçekliğiyle ve insan olarak tanımaya başlarız.
Fakat bizde "inkılap tarihi" yazımında genelde tersi yapılmış, Atatürk bir "siyasi itikat" haline getirilerek tarihe de bu itikat açısından bakılması istenmiştir.
Elbette tarihe bakışta siyasi inanışlar önemlidir ama bu, öğrenme ve sorgulama melekelerimizi köreltmemelidir!
"Böyle inkılap tarihi okutacağımıza hiç okutmayalım" sözü merhum Tunaya'nındır.

Mesela Nutuk
Milli Mücadele'yi ve devrimleri incelemede Nutuk en önemli kaynaklardan biridir. Ama gizli ve açık Meclis zabıtları, arşiv belgeleri, İnönü, Karabekir, Rauf Orbay gibi diğer liderlerin, hatta Kılıç Ali falan gibi ikinci sınıf adamların anılarını da incelemek gerekir. Ancak bu şekilde "olaylardan hareketle" Atatürk araştırılabilir.
Ancak bu şekildeki "siyasi tarih" araştırmalarıyla, Atatürk'ün değişik dönemlerdeki politikaları ve görüşleri kavranabilir.
Bunun tersine, "Nutuk'tan hareketle tarihe bakmak" yoluna gidilirse, yapılageldiği gibi, tarih kitapları kuru bir tekrarcılıktan, bir 'ululaştırma' edebiyatından öteye geçemez.
Basit bir örnek: Milli Mücadele'de Sovyetler'den alınan para ve silah yardımı ile siyasi destek çok önemlidir; Atatürk bunu sağlamak uğruna komünizmi öven konuşmalar bile yapmıştır!
Atatürk'ün Milli Mücadele'deki İslam siyaseti de fevkalade önemlidir.
Ama 1927'de okuduğu Nutuk'ta Gazi bunlardan hiç bahsetmez! Neden?
Bunun cevabı "siyasi tarih"te bulunabilir.

Tarih disiplini
Türkiye'deki İngiliz Büyükelçisi George Clerk 31 Aralık 1927'de Londra'ya şu telgrafı çekmişti:
"Gazi, İngiltere'nin de desteğiyle ülkesini Batılılaştırmaya kararlı, aynı zamanda Rusya ile de iyi geçinmek istiyor. Türkiye, Musul sorununda yenilgiyi kabullenmiş ve yüzünü Batı'ya çevirmiştir."
Milli Mücadele'de komünizmin erdemlerinden, İslamın mürşitliğinden bahseden Gazi, Ekim 1927'de okuduğu Nutuk'ta ise bunlardan hiç bahsetmez; Nutuk'ta "emperyalizm" kelimesi bile geçmez.
Gazi daha Zafer'den hemen sonra "Batı'ya yönelmiş Türkiye" diye konuşmaya başlamıştı
İç politika bakımından, Gazi, Nutuk'ta Karabekir gibi Milli Mücadele liderlerini çok ağır bir dille suçlamıştır... Nutuk'ta bu suçlamaları yapmadan, "Takrir-i Sükûn" rejimini, Karabekir ve arkadaşlarının tutuklanmasını kamuoyuna başka türlü izah edebilir miydi?
İnönü'ye göre de Atatürk Nutuk'u sonraki bir tarihte okusaydı eski arkadaşlarını böyle suçlamazdı. Zaten 1930'larda bu arkadaşlarına ilişkin görüşleri hayli yumuşamış, bazılarıyla tamamen barışmıştır.
Şartlar ne kadar önemli, görüyorsunuz.
Falih Rıfkı Atay'ın da Nutuk'a bakışı böyledir.
Atatürk, eylem ve söylemleriyle değişik kaynaklardan mukayeseli bir biçimde ve siyasi tarih biliminin disipliniyle incelendiğinde daha iyi anlaşılır.
"Fikri hür, irfanı hür" olmak da bunu gerektirir.

Taha Akyol

Milliyet Gazetesi

11/03/2008

Atatürk'ün not defteri

Atatürk'ün not defteri

Ulemaya değil, sarık saran ‘gizli örgüt’e öfke

2 Kasım Pazar 2008

Can Dündar

MUSTAFA KEMAL’İN HAREKET ORDUSU İÇİN KALEME ALDIĞI BİLDİRİNİN TASLAĞI NOT DEFTERİNDE

Mustafa Kemal, 31 Mart gerici ayaklanması üzerine Hareket Ordusu’yla birlikte İstanbul üzerine yürürken kaleme aldığı bildiride şu satırları yazdı: “Fazilet heyeti olan ulema övünç kaynağımız, baş tacımızdır.
Fakat hainlikle adi ve şahsi menfaat elde etmek maksadıyla yalandan ilmiye kisvesine bürünerek fesat yaymaya kalkışan gizli örgüt üyeleri elbette kanun ve şeriat hükümlerine göre muamele görmekten kurtulamayacaklardır.”

1909 yılında Meşrutiyet’e karşı 31 Mart isyanı patlayınca Selanik’teki İttihat ve Terakki karargâhı hemen harekete geçti ve Meşrutiyet’i savunmak üzere bir “Hareket Ordusu” oluşturuldu. İstanbul’a doğru yola çıkan bu ordunun komutanının kurmay başkanı Yüzbaşı Mustafa Kemal’di.
Ordu adına İstanbul halkına hitaben bir bildiri hazırlama görevi ona verilmişti. O da bu bildirinin taslağını, 17 Nisan 1909 Cumartesi günü, yanındaki siyah cilt beziyle kaplı küçük not defterinin sayfalarına yazdı.
Ortaya, günümüz muhtıralarıyla benzerlikler taşıyan sert bir beyanname çıktı:

Ulus İstanbul üzerine yürümeye karar verdi
“1. Millet senelerden beri zulüm yapan İstibdat kuvvetini parçalayarak meşru, Meşrutiyet hükümetini kurdu. Kan dökülmeden yapılan, bu mutlu inkılâptan zarar gören aşağılıklar, meşru olmayan bir şekilde menfaat elde etmeye hizmet eden geçmiş idarenin iadesi için bin türlü hile oyunlarına ve alçaklıklara müracaat ederek meşru Meşrutiyet hükümetini zarara uğratmak istedi ve bütün insanlık aleminin lanetlediği İstanbul faciasının meydana gelmesine sebebiyet vererek kanlar döktü.
2. Ulus, hayat ve isteklerinin yegâne kefili olan Meşrutiyet’in zarara uğratılmak ve şeriat hükümlerinin ve ulusun genelinin saadet ve huzurunu kuvvetlendiren anayasamızın ayaklar altına alınmak istendiğini gördü ve bu alçakça hareketin gerçek sorumlularını kesinlikle cezalandırmak lüzumunu takdir ederek genel heyeti ile İstanbul üzerine yürümeye karar verdi. Bizi İstanbul surlarının karşısında gördüğünüz ve ilk bir icra kuvveti olmak üzere işte bu Hareket Ordusu’nu buraya gönderdi.
3. Hareket Ordusu’nun amacı, meşru Meşrutiyet hükümetini hiçbir kuvvetin sarsamayacağı surette kuvvetlendirmek, anayasanın üstünde hiçbir kanun, hiçbir kuvvet olmadığını ve olamayacağını ispat etmek ve meşru Meşrutiyet’in kararlılığından memnun olmayan vatan ve ulus hainlerine son ve kesin bir uyanış dersi vermektir.
4. Zulüm gören halk, tarafsız kişiler tamamıyla himaye edilecek teşvikçiler, bozguncular ve ortakları mutlaka layık oldukları kanuni cezadan kurtulamayacaklardır.
5. Fazilet heyeti olan ulema övünç kaynağımız, baş tacımızdır. Fakat hainlikle adi ve şahsi menfaat elde etmek maksadıyla yalandan ilmiye kisvesine bürünerek ve şerefli İslam dinini küçümseyip alay konusu haline getirmekten çekinmeyerek, fesat yaymaya kalkışan birtakım gizli örgüt üyeleri, menfaatperestler elbette kanun ve şeriat hükümlerine göre muamele görmekten kurtulamayacaklardır.”

DOĞU CEPHESİ DEFTERİNDEN
İnsanlar ve hayvanlar açlıktan ölüyorlar
1916’da Ruslar Bitlis’i işgal edince Mustafa Kemal Paşa, Doğu cephesine tayin edildi.
Anadolu’ya ilk kez geliyordu.
Ve o geldiğinde Şark, Sarıkamış faciası, Ermeni tehciri, Rus işgaliyle altüst olmuş durumdaydı.
Manzaranın korkunçluğundan çok etkilendi.
Giderken kendisine Babıali Caddesi’ndeki Afitab ve Hurşid kırtasiye mağazasından bir “Muhtıra Defteri” almıştı.
İzlenimlerini o defterle paylaştı:
7 KASIM 1916
“Silvan’dan Bitlis’e gitmek üzere hareket ettim. Batman Köprüsü’nü geçer geçmez yol üzerinde ölü gibi yatmış kalmış bir adam, açlıktan... Köprü ile konak mahallimiz arasında aynı halde iki adam. Muhacir imişler. Batman köprüsü ile Silvan arasında ve köprüden sonra yeni ölmüş iki beygir... İnsanlar ve hayvanlar açlıktan ölüyorlar.”
9 KASIM 1916
“Yollarda birçok muhacir gördük, Bitlis’e dönüyorlar. Hepsi aç sefil, ölüme mahkûm bir halde... 4-5 yaşlarında bir çocuğu ebeveyni yol üzerinde terk etmiş. Bu da bir karı kocanın peşine takılmış. Ağlayarak onları 100 metreden takip ediyor. Kendilerini niçin çocuğu almadıkları için azarladım. ‘Bizim evladımız değildir’ dediler.”
16 KASIM 1916
“Yolda 12 yaşında Ömer namında öksüz bir çocuk gördüm. Bunu yanıma aldım. Bu görülünce, daha üç tane böyle anası, babası ölmüş yetimler getirdiler. Onlara da para vermekle yetindim.”

Cephede tesettürün kaldırılması sohbeti
22 KASIM 1916

“Saat 9’u geçene kadar Erkan-ı Harp Reisiyle tesettürün kaldırılması ve toplumsal hayatımızın ıslahı konusunda sohbet:
1) Muktedir ve hayata vakıf anneler yetiştirmek,
2) Kadınlara özgürlüklerini vermek,
3) Kadınlarla hayatı paylaşmak, erkeklerin ahlakiyatı, efkarı ve hissiyatı üzerinde etkilidir.”

Allah’ı inkar mümkün mü?
3 ARALIK 1916

“’Allah’ı İnkar Mümkün mü?’ eserini bildirdim. Bütün filozofların, çeşitli dinlere mensup natüralistlerin, akılcıların, materyalistlerin, hukukçuların, düşünürlerin, tasavvufçuların tümü ruhun var olup olmadığını, ruhun ve maddenin bir ya da ayrı olup olmadığını, ruhun kalıcı olup olmadığını inceliyor. Bu incelemede bilim ve fenne dayananlar kabul edilebilir.”

HAREKET ORDUSU DEFTERİNDEN
Padişaha arz ediniz: Milletin isteği reddedilemez

“Bütün Balkanlar tek vücut olarak ayağa kalkmıştır. Şehirler İstanbul’a doğru boşalıyor.
Tümgeneral Hüsnü Paşa kumandasıyla 5 bin kişilik bir ordu yürümektedir. Paşa, kurmay heyetiyle yarın Çatalca’da bulunacaktır. Bu sebeple coşan milli onur karşısında ne söz, ne tedbir kâr eder. Trenlerin alamadığı kahramanlar yürüyerek gidiş hazırlığında bulunuyor. 3 tren topçu levazımıyla gidiyor.
Padişaha arz ediniz: Milletin isteği artık reddedilemez.
Osmanlı başkentiyle beraber taç ve Osmanlı tahtını ve bütün Osmanlı ulusunu vahim bir yok oluşa sevk ettirir. (..)
İnancımıza göre artık tereddüde imkan yoktur.
1. Sıkıyönetim ilan olunmuştur.
2. Hükümetten izin alanlar dışında silah taşıyan görülürse asilerden sayılacaktır.
3. Cemiyet kulüpleri yürürlükten kaldırılmıştır. (..)
Not:
Sarık saran gizli örgüt mensuplarının din perdesi altındaki fesat ve reklamları menfaatten başka bir şey değildir. Din, şeriat, vatan sevgisinin gerçek menfaati, Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini ve onun hükümlerinin gereğinden olan Meşrutiyet anayasasını muhafaza etmektir. İşte bizim hareketimiz gibi...”


- BİTTİ -

Atatürk'ün not defteri

“Yavaş yavaş devrim olmaz”

3 Kasım Pazartesi 2008
Can Dündar

“Atatürk’ün Not Defterleri” dizisini bu defterlerin en ilginçlerinden biriyle noktalamak istiyorum bugün...
1931 yılında Afet İnan’ın Çankaya’daki eski Köşk’ün kütüphanesinde inceleme yaparken bulduğu bu defter,
Atatürk’ün 1918’de tedavi için gittiği Karlsbad’da tuttuğu günlüktü.
Sayfaları inceledi. 158 sayfalık defter, son sayfadaki şu cümlelerle bitiyordu:
Yazdıklarımı bir günde yok ettim
“Karlsbad’da geçen günlerimin anılarını bütünüyle ve olduğu gibi bu defterlere geçiremedim. Bunun iki nedeni var:
Birincisi, yeterince yazı yazmak için vaktim olmadı.
İkincisi, her düşündüğümü, her yaptığımı yani bütün fikirlerimi ve hayatımla ilgili sırları bu defterlere nasıl emanet edebilirdim? Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde yok etmeyecek miydim? Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, anılarımı toplayan bir derlemem yoktur.”
Demek bazılarını imha etmiş, bazılarını saklamıştı.
Defteri Atatürk’e gösterdi.
Atatürk, 13 yıl önceki defterini görünce duygulandı.
Bazı açıklamalar yaparak ileride yayımlanmak üzere Afet İnan’a verdi.

‘Dansı çok severim’

Defterde evlilik meselesinden Cemal, Talat ve Enver paşalarla ilgili sorulara, sağlık sorunlarından okuduğu kitaplara dek pek çok konuya değiniyor Mustafa Kemal...
Defterdeki kimi fikirler ise, 5 yıl sonra başlayacak devrimine ilişkin önemli ipuçları veriyor.
6 Temmuz Cumartesi gecesi Imperial Otel’de geçen sohbet bunlardan biri...
O gece Mustafa Kemal üniformasını giyiyor, Bulgar nişanı ile Avusturya nişanını takıyor.
Elçilikten Emin Bey ve eşiyle yemekte buluşuyor. Otelin büyük salonunun kenarındaki camlı bölmeden dans edenleri izlerken Mustafa Kemal, “Ne güzel” diyor, “Dansı çok severim. Ataşemiliterliğim zamanında birinci valsörlerden addedilirdim”.
Emin Bey’in eşi kendisinin de genç kızken dansı sevdiğini, çok dans ettiğini söylüyor ve ekliyor:
“Bu hayatın bizde yerleşmesi ne kadar zor.”

‘Ruhum isyan ediyor’

Mustafa Kemal şu cevabı veriyor:
“Ben her zaman söylerim, burada bu vesileyle de arz edeyim: Elime büyük yetki ve kudret geçerse, ben sosyal hayatımızda istenilen devrimi bir anda, bir ‘darbe’ ile uygulayabileceğimi sanıyorum. Zira ben, başkaları gibi bu işin, halkın anlayışını yavaş yavaş alıştırmak suretiyle yapılacağını kabul etmiyorum. Buna ruhum isyan ediyor. Ben, bu kadar yıl eğitim gördükten, uygar yaşamı ve toplumu inceledikten ve özgürlüğümü elde etmek için hayatımı, yıllarımı harcadıktan sonra neden cahiller derecesine ineyim? Onları kendi düzeyime çıkarırım. Ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar.”

Yakında internette

“Atatürk’ün Not Defterleri” serisini burada noktalıyoruz.
Bu defterler onunla daha yakın bir tanışma için son derece değerli belgeler...
Diziyi bitirirken bu not defterlerinin bir kısmının Genelkurmay ATASE Yayınları tarafından basıldığını, bir kısmının da basıma hazırlandığını hatırlatalım. Ve hep önerdiğimiz, beklediğimiz şeyin, yani bu defterlerin internet ortamında kamuoyuna açılmasının da yakında gündeme gelebileceğini müjdeleyelim.

11/02/2008

insan istahlı insan

İnsan iştahlı insan
Melih Arat
Nurhan'ın ailesi, Nurhan'ın bütün becerilerinin ortaya çıkmasını istiyordu.İlkokul ikinci sınıfta Nurhan'ı bir mandolin kursunu gönderdiler. Nurhan mandolin ile ikinci ayın sonunda ünlü "Love Story" filminin şarkısını çalabiliyordu. Ailesi Nurhan'ın bu performansına hayran olmuştu. Annesi birarkadaşını ziyaret ettiğinde, arkadaşının kızının kendi kategorisinde yüzme madalyası aldığını öğrendi. Eşiyle görüşerek Nurhan'ı da bir yüzme programına yazdırdı. Üç ay sonra Nurhan küçük bir yarışmada ikinci oldu.Annesi-babası yine çok mutluydu.

Bu arada babası bir dergide evde bir hayvan beslemenin çocuklarda sosyal becerileri geliştirdiğini okudu. Nurhan ile evcil hayvanların satıldığı bir dükkana gittiler; Nurhan'a beğendiği bir köpeği aldılar. Ona "Köpük" adını verdiler. İlk başta Köpük'e bakmak çok zor oldu. Çünkü hayvana evde nereye dışkılayacağını öğretemediler. Köpük birinsan gibi sözden anlamıyordu. Bir gün evdeki halıya katı dışkısını yapınca,annesi babasına "Bu hayvanı getirmesini bildiğin gibi, pisliğini temizlemesini de biliyor olmalısın." dedi. Babası da Nurhan'a "Kızım,Köpük'ü senin sorumluluk duygunu geliştirmesi için aldık; sentemizlemelisin." dedi. Nurhan, hiç sitem etmeden halıyı temizlemeye başladı.Nurhan, her sabah erkenden ve akşamda okuldan gelince köpeği gezdiriyordu.Ancak köpeği gezdirmek için sabah oldukça erken kalkıyordu. Aksi takdirde okula yetişemiyordu. Bu arada mandolin çalışması gerekiyordu. Öğretmeni bir sürü ödev veriyordu. Her gün yarım saat çalışması gerekiyordu. Nurhan çok çalışkandı ve ödevini yapmak için çok çabalıyordu. Bu arada hem okulun derslerini yetiştirmek, hem mandolin çalışmak, hem de köpeği gezdirmekNurhan'ın tüm zamanını alıyordu. Hafta sonu da yüzmeye gidiyordu. Derken okuldan bir yazı geldi. Okulda hafta sonu öğleden sonraları, küçük bir ücretkarşılığı takviye ders verilecekti. Nurhan'ın anne-babası da "Aman kızımız geri kalmasın" diyerek bu derslere de kayıt yaptırdılar. Böylece Cumartesi sabahları, Nurhan önce köpeği gezdiriyor, ardından yüzmeye gidiyor; sonrada okulun takviye derslerine gidiyordu; dönünce de köpeğini gezdiriyordu. İlkokul dördüncü sınıfa geldiğinde sınıf arkadaşlarından bir tanesi olanMahir, kendi şehirlerinde satranç şampiyonu olmuştu. Mahir'in başarısı tüm okulda konuşuluyordu. Bütün sınıf arkadaşları, Mahir ile aynı sınıfta olmaktan gurur duyuyordu. Nurhan, Mahir'in en az kendisi kadar meşgul olduğunu biliyordu. Kendisi de çok meşguldü ama ne müzikte kayda değer bir başarısı vardı. Ne de yüzme de şehir çapında bir başarı elde etmişti.Köpük'e de yeterince zaman ayıramıyordu. Onu her sabah ve akşam gezdiriyordu; ama evdeyken müzikle uğraştığı için ya da ders çalıştığı için onunla tam ilgilenemiyordu. Bir teneffüste Mahir'in yanına gitti ve satrançtaki başarısının sırrını sordu. Mahir de "Basit bir numaram var.Yaptığım işe bir hayvan gibi yaklaşıyorum." dedi. Nurhan bu cevaba çok şaşırdı, "nasıl yani?" dedi. "Çok basit. Hayvanların bir numarası vardır.İki tane değil. Örneğin, kaplumbağanın evi sırtındadır. Köpekler çok iyi koku alır. Baykuşlar gece görebilirler. Yarasalar sonar sistemiyle ilerler.Çitalar çok hızlıdır. Kaplanlarda çok yırtıcıdır. Zürafaların boyu da çok uzun. Filler çok büyüktür. Ama bu saydıklarımın hiçbiri iki işi aynı anda yapmazlar. Örneğin Baykuş hem gece görüp hem de yılan gibi sokmaz. Filler çok büyüktür ama Çitalar gibi hızlı koşmazlar. Kaplumbağaların evi sırtındadır ama köpekbalığı gibi yırtıcı dişleri yoktur. Köpekler çok iyi koku alır; ama kirpi gibi dikenleri yoktur." "Bütün bunların senin satranç başarınla ne ilgisi var?" "Ben bir tek satrançla uğraşıyorum. Babam bana tenis de oynamamı önerdi; aynı zamanda ata binmemi de ve bir yabancı dilkursuna gitmemi de. Ekonomik durumumuz da bütün bu kursları karşılamaya müsait. Açıkçası benim de ilgimi çeken konularda kurslardı bunlar. Ama hayvanları başarılı kılan tek bir iş yapmaları. Ben de tek bir işe kafayı takarsam, bunda başarılı olabileceğime inandım. İlkokul birinci sınıftan beri satranç oynuyorum. Oyunu zevkle oynuyorum ve daha uzun yıllar, belki de dünya şampiyonu oluncaya kadar sürdürmeyi düşünüyorum. Ama eğer ikinci bir işe elimi atsam başarısız olurdum. Başarılı olmak için komik ama hayvan gibi davranmak lazım. İnsan gibi olunca çok cephede savaşıp kaybediyoruz. Hani konudan konuya atlayanlara derler ya 'Maymun iştahlı', bu söz gerçeği yansıtmıyor; asıl 'insan iştahlı' demek lazım. Çünkü sıradan bir insan odaklanmayı bilmiyor."

11/01/2008

Atatürk'ün not defteri - 4

Atatürk'ün not defteri - 4
‘Osmanlı ordusuyla kaz sürüsüne karşı konulamaz’
1 Kasım Cumartesi 2008
“Subaylar emir ne demektedir anlamıyorlar ve anlamadıklarını da anlamıyorlar. Bence, Osmanlı ordusu dünyanın en talihsiz ordusudur.”

Mustafa Kemal, 1905 yılında Şam’da sürgündeydi. Kurmaylık stajını Makedonya’da yapmayı umarken buraya savrulmuştu. İmparatorluğun arka bahçesiyle ilk kez karşılaşıyordu. Selanik’te, İstanbul’da gördüğü şaşaadan, medeniyetten, zenginlikten eser yoktu. Gördüğü yoksulluk, cehalet, ordunun dağınıklığı, onu şaşırtmıştı.Bu mutaassıp kentte, 5. Ordu Karargâhı’nda görev yaparken gördüğü her ayrıntıyı, yorumlarını da katarak yanındaki not defterine özenle kaydetti.Bu notlardan hem Osmanlı coğrafyasının karanlık yüzünü öğreniyoruz, hem genç Mustafa Kemal’in ilk görev yerindeki hayalkırıklığını, öfkesini, çabasını...ATASE, “Şam Defterleri”ni, henüz yayımlamadı. Buradaki satırlar, ilk kez kamuoyuna ulaşıyor.

18 TEMMUZ 1905 Merkezde bir nefer bile kalmamışSaat 13:00’te İrbid’e varış.Berber dükkânında (Mehmet Ağa ile) Kaymakam Beyi ziyaret. (Şevki Bey) nazik. 54 nefer jandarma bölük mevcudu. Merkezde bir nefer bile kalmamış. Mevcudu yetersiz. Kaymakam Beyin ifadesine göre; halk yönetime sadık ancak, yapılan harekât onları şımartıyor. Halk çete halinde eşkıyalığa çıkıyor. Aralarında ufak tefek çarpışmalar oluyor. Bunun için halka yazılı bildiriler dağıtılarak, seyyar müfrezeler dolaştırılmalı. Bilgi ve eğitimin gelişmesi için gereken ortam hazırlanıyor. İki okul açtımBurada ilk ve orta olmak üzere iki okul açtım. Buralara öğretmen tayin edilmediği için, vekâletle bu iş idare ediliyor. Un fabrikası, kahve, bakkallar, eczane var. Hayvanlar hükümet ahırına bağlandı. Kazanın doktoru diğer bir siville beraber Mihran Efendi’dir. Belde ileri gelenlerinden iki şeyh ziyaretimize geldiler. Kaymakam Bey okulun dersliğini bize tahsis etti. Doktorla yaptığımız görüşmenin konusu Uzakdoğu idi. Doktor beş günden beri yeni bir çarpışmanın başladığını haber almıştı. Belediye başkanı da kendisiydi. İrbid’i istediği gibi düzenleyebilmek için, belediye gelirlerinin yetersiz olduğunu söylüyordu. Şeyhlerin durumlarına dikkat etmemiştik. Onlar diz çökmüşler, ellerini dizleri üzerine koymuşlardı. Doktor, ‘İzin verin de rahat otursunlar” dedi. Verilen izinden sonra rahat oturdular.
İlk görev yeri Şam’da Osmanlı ordusunun hali Mustafa Kemal’de hayal kırıklığı yaratmıştı.
19 TEMMUZ 1905 ÇARŞAMBAİsmimizi yazıp asker yapacaksın, ilaç istemeyiz!Aclun kazası erkekleri çoğunlukla, birden fazla eşe ve çok çocuğa sahiptir. Ölüm oranı oldukça az. Normal ömür tamamlanılıyor. Ölüm olayları hemen daima yaşlılar arasında görülüyor. İrbid’de dört eşli birinin 16 erkek, 10 kız çocuğu var.Aclun kazası halkı askerlikten olağanüstü derecede korkuyorlar. Doktor Mihran Efendi, koleranın yaygın olduğu bir zamanda, halka yapılan tedavi uygulaması sırasında, isimlerini sorduğu zaman, “Sen bizim isimlerimizi yazıp asker yaptıracaksın. Biz ilaç istemeyiz” demişler ve beklemişler. Kaymakam Bey de isimleri sorulmadan, tedavi edilmelerini tavsiyeye mecbur olmuş. Saat 18:30’da Mal Müdürünün yanına gittik. Yemen’den haber olup olmadığını sordu. Sonra orada, Saltanat yönetiminin bulunduğundan bahisle buna açık bir delil olmak üzere, cebinden çıkardığı iki adet bakır parayı gösterdi. 1875’te basılmış. Şekilleri defterin kabındadır.Saat 10:00 Maan’a hareket.Saat 11:00 de Maan’a varış.“- Niçin Türkçe öğrenmiyorsunuz?”“- Nasıl öğrenelim! Öğretmenler gelmiyor. Türkçe gazeteler gönderilmiyor. Bizden eğitim parası alıyorlar.”

22 TEMMUZ CUMARTESİBu mavzerlerle ordu donatılırGece müdür beylerde sohbet.Cebelidürus Rus, Beyrut ve sahiller Fransız, Cebeliaclun ve civarı İngiliz yanlısı. Bunların hepsi aynı fikirde. Şam ileri gelenleri bunlara kılavuzluk eder. Yemen ve Aden taraflarındaki meseleler bunların davranışlarını belirleyecek. Cebelidürus 10 bin silahlı çıkarabilir. Ancak üzerlerine asker gönderildiği zaman bu miktar daha da artar. Suriye bölgesinde hemen hiçbir Arap evi yoktur ki, bir iki martin bulunmasın. Bu civardakilerde mavzer vardır. Bu silahlarla bir ordu donatılır.

Hayatta kalabilmek için silah zorunlu23 TEMMUZ 1905 PAZARHalk fakir, zenginlerin sayısı pek sınırlı. Bedevilerin sataşmaları fazla, hayatta kalabilmek için silahlı bulunmak zorunlu. Asker vermeyişlerinin sebebi de budur. Barutu kendileri yapıyor.24 TEMMUZ 1905 PAZARTESİAbdülaziz Efendi’nin küçük kardeşi Ahmet Efendi. 13-14 yaşında 2-3 defa okutturulduktan sonra : a b c d e f g i j k yazdı ve okudu.25 TEMMUZ 1905 SALIGazel“Ateşlik görürüm güzellik dolu dünyayı sensiz.Ey gonca! Cehennem sanırım cenneti ben.İsa gibi kudsiyetler ile göğe çekilsem,Bayağı görürüm yücelik alemini sensiz.”26 TEMMUZ 1905 ÇARŞAMBASaat 10.00’da Anmira’ya varış.Çadırda. (Tambura, davul, iki sakallı, bir genç kadın, bir kız) Bir eğlence.Yurma - Anmira yolu yalnız piyadenin hareketine elverişli. Süvari, piyadeden mahrum olarak buradan geçmeyi, daha doğrusu piyade vazifesini yapmayı beceremez. Şimdiye kadar seyahat ettiğimiz arazi dahilinde katiyen yol yoktur. Hareket patikalarından yapılıyor. Buralardan dağ topu hareket eder.

16 AĞUSTOS ÇARŞAMBASersem neferler, budala çavuşlarNeva’dan Kuneytira’ya hareket eden müfrezenin ağırlık komutanı, müfreze komutanının emriyle benden talimat alacaktı. Deve ve katırlardan oluşan kafileyi toplanma bölgesinde buldum.İki alaydan, kafile komutanı olmak üzere tayin edilen subaylar, binbaşının yazılı emrini birkaç defa okudukları ve hatta birer kopyası ceplerinde bulunduğu halde, emrin amacını ve içeriğini anlamamışlardı. Tam hız borusunda kendilerine, “Böyle mi toplanılacaktı?” diye sorduğum zaman, ‘- Evet efendim böyle! “- Binbaşı beyin emirleri böyle miydi?”“- Evet!”Üzüntümü dahi gizlemeye mecburiyet görerek, gerekli değişikliklerin yapılması ve hareket emri verildi.Kafileye ne benim ve ne de o iki subayın katılmasından fayda sağlanmıştı.İş yine sersem neferlerin, budala çavuşların fikriyle, onların istedikleri gibi oluyordu. Hareketten önce verdiğim emir ne subay, ne çavuşlar ve ne de erler tarafından anlaşılmıştı. Tabiatıyla böyle olacaktı. Çünkü subaylar emir ne demektedir anlamıyorlar ve anlamadıklarını da anlamıyorlardı.Bizzat kolun sonunda ve ortalarında birer müddet yürüyerek doğrudan doğruya neferlere uyarılarda bulunmaya mecbur oldum. İşin benim düşündüğüm gibi olması şöyle dursun, uyarılarım onları büsbütün şaşırttı. Çünkü herkes kendi düşündüğünü yapıyor, yapılan işte asla uyum, birlik bulunmuyordu.Kuneytira’ya varışımızda konaklama yeri tespiti için kola öncülük ettik. Her alayın subayı, “Ben daha iyi yeri kapayım!” diye atını ileri sürüyordu. Kendilerine yetiştiğim zaman, “İşte efendim, biz her vakit buraya konarız, bizim yerimiz burasıdır!” sözleriyle daha iyi bir yer var mı yok mu, bu yerin uzaklığı yeterli midir, değil midir diye asla düşünmedikleri, “Sen ne istersen düşün. Bize göre iş bitti” demek istedikleri anlaşılıyordu. Buna razı olduk. Kendileriyle beraber, konaklama yeri ayrıntılarının diziliş şeklini, işaretler koyarak gösterdim.Yazık ki maksadım anlaşılmamıştı. Ben “hayvan barınaklarının yönü kuzeye dönük olacak, alaylar arasında şu kadar mesafe bırakılacak, subay çadırları şu işaret ettiğim hizada kurulacak!” diyorum, onlar benim hiç önermediğim bir şekilde işe başlıyorlar. “- Yahu! Söylediğimi anlamadınız mı?”“- Anladık efendim, işte öyle yapıyoruz!” diyorlar. Bence, Osmanlı ordusu dünyanın en talihsiz ordusudur.Bu ordu ile kaz sürüsüne karşı konulamaz.

10/30/2008

ATATÜRK HATIRA DEFTERİ

Atatürk'ün not defteri - 3
‘Napolyon’u taklit etmeli’
31 Ekim Cuma 2008
Can Dündar



Harp Akademisi öğrencisi Mustafa Kemal, 1897 Türk-Yunan harbini değerlendiriyor:
‘Cesaret gösteren ve tehlikeye atılan kazanır. Komutanlar Napolyon’u taklit etmeli, mağlubiyet korkusunu aklına getirmemelidir’

Napolyon Bonaparte
1897 TÜRK-YUNAN HARBİGenelkurmay ATASE ve Dent. Başkanlığı Arşivi “Atatürk koleksiyonları” bölümünde yer alan defterlerden biri de yine Harp Akademisi döneminde tutulduğu sanılan ders notları... Bu defterde Atatürk’ün ağırlıkla 1897 Türk-Yunan harbine dair tuttuğu notlar yeralıyor. Atatürk, harpte Osmanlı ordusunun hatalarını eleştirel bir üslupla değerlendiriyor. Defterin en dikkat çekici bölümü, komutanları Napolyon’u örnek almaya davet eden şu satırlar:“Cesaret gösteren ve tehlikeye atılan kazanır. Kuvvetli olduğu halde başarıdan umudunu kesen, yerinden hareket etmeyen ve düşmanın hücum etmesini bekleyen, her halde mağlup olur. Bir komutan, birliklerin emniyetini sağladıktan sonra düşmanı mağlup edeceğim demeli, mağlubiyet korkusunu hiç aklına getirmemeli, bu bağlamda Napolyon’u taklit etmelidir. Korkak kalp, daima mağluptur.”

KİME YAZILDIĞI BİLİNMEYEN BİR MEKTUP ‘Selanikli olduğuma seviniyorum’‘Gerçeği bilen, koruyanın huzuruna...Olgunluk sahibi, saygıdeğer efendim,Zatıâlilerinizi Selanik’te bulunduğum süre zarfında daha çocukluğumdan beri ismen ve şahsen tanımak şerefine sahip olduğumdan, sizin kıymetli edebi eserlerinizi inceledikten sonra, sizin olgunluk ve fazilet yeri olan hanenizin iktidarının bağımlısı olanlar arasına katılmıştım.Bununla birlikte büyüklüğünüzün deli gibi bağlısı olan kalbimin hürmet ve saygı duygularını arz ve takdim için bir defacık olsun şeref dağıtan ziyaretinizi çabucak gerçekleştirmeyi pek çok dakikalar büyük bir arzu ve istekle zihnimden geçirmiştim. Lakin eğitim için senelerce memleketten uzak bulunmak mecburiyeti, bu şerefe ulaşmamı engelledi. Sizinle yüz yüze konuşma şerefine layık olanlar seviyesinde bulunamamak talihsizliği de arzu ettiğim o yüce saadet duygusunun anlatılmasına uygun bir dil düşünülemez mi? Lakin bu engellerin hiçbiri olgunluğunuzun nuru, ruhunuzun derinliği, yaygınlığı... ilim ve irfanınızdan etkilenmemi bir an bile engelleyememiştir. Yüzyılımızda parlak sütunlar vücuda getiren o aydın fikir eserlerinizi seve seve, sevine sevine gördükçe yüceliğinize ve aklınıza karşı mevcud olan bağlılığım genişliyor. Gerçekten! O muhteşem gazetenizle Osmanlı basınının çağdaş gelişmesine uygun bir yüksek mevki kazandırmaya hizmet etmenizden dolayı kutlanmaya değersiniz. (..)Olayları kavrayışınız ve bilginizdeki genişliği, muhakeme kuvvetini, gerçekleri çıkarmadaki gücünüzü özetle her hususta büyüklüğünüzü düşündükçe Selanikli olduğuma bir mutluluk hissiyle seviniyorum. Daha doğrusunu isterseniz göğsümün bir gurur duygusu ile kabardığını duyuyorum. Asıl naçizane maksadım, gazeteniz içeriğinin herkese olduğu gibi bendenize de sağladığı faydalardan dolayı bağlısı olduğumu acizane teşekkürlerle arz etmek idi. Fakat aklımda canlanan özellikler ve olgun vasıflar, fazilet sahibi olan şahsınıza karşı ruhumdan kopup gelen hürmet sayfalarını bu suretle açıklanan güzel sebepleri teşkil etti. Vicdani olan maruzatın aciz bir kalemden çıkmış olduğu için temiz bir saflığı kaybetmez sanırım. Sonsuz saygılarımı sunarım efendim.Kurmay adayı Üsteğmen Mustafa Kemal’

21 MART 1904 PAZARTESİ... Saat 6...Akademi’de yaptığı konuşma“Arkadaşlar!Daha başlangıçta bütün sınıfımız hazır olduğundan sizi tebrik etmek isterdik; lakin rahatsız ederiz düşüncesiyle o tebrik şerefine kısmen erişilmiştir. Bundan dolayı şimdi hepimiz birden sizi tekrar tebrik etmek suretiyle mahrum kaldığımız o şereften manen sevinç duymuş oluruz. Arkadaşlar!Madem ki askeriz, madem ki hedefimiz, gelecekteki emellerimiz ortaktır, arkadaşlığımızın kardeşliğimizin üstünde bir kuvvet ve irtibata mal olması pek tabiidir. Herhalde hepimiz kardeşiz ve bu kardeşliğimiz, sonsuz bir hayata sahiptir.Mesleğinizin kutsal etkisiyle bundan önce de kalpler birbirine karşı samimiyet duygusu ile dolu idi. Fakat üzülerek belirtmeli ki zaman ve mevki, bu kalpten gelen sevginin açıkça gösterilmesine uygun fırsatlar vermiyordu. İşte şimdi o kıymetli fırsatlardan birine sahip olduğumuz için biliniz ne kadar mutluyuz. Arkadaşlar!Okul durumu, okul hayatı sizce de bilinir; insan bu sıkıcı yerin bin türlü derdi altında ezilir. O dertlerin hafifletilmesi ve ortadan kaldırılması için mutlaka samimi bir ruhun, duygusal olarak ortak bir kalbin sağlam bir şekilde teslimine ihtiyaç duyulur. Gerçekten insan oldukça bu insanlığa ait zümrenin üstüne çıkamamak beceriksizliğiyle çırpındıkça mümkün değil bu ihtiyaçtan uzak duramayız. Bundan dolayı sizin gibi fikir ve duyguları yüce daha birçok gerçek arkadaş kazandığımızdan dolayı biz de tebrike layığız. Kardeşliğimizi ilan etmeye ve açıklamaya sebep olan bu kıymetli zamanların, bizce pek mutlu dakikalar olduğuna emin olabilirsiniz arkadaşlar...

‘Vatanını korumaya hazır olan ulus, silahlanmalıdır’“Silahlı uluslardan (not):1. Hukukunu ve vatanını korumaya hazır olan bir ulus, silahlanmalıdır.2. Atalarımızın ezici kuvveti Osmanlıların geçmişinin dünyaya bıraktığı şöhreti,3. Atalarımızın kazandığı şanı nasıl koruyabiliriz?”
Akademi yılları...
ŞAM YOLUNDA‘Yanya’dan gece 12’de hareket ettim’Mustafa Kemal Harp Akademisi’ni bitirdikten sonra Padişah rejimi aleyhindeki fikirleri nedeniyle tutuklandı. Bir süre tutuklu kaldıktan sonra, 1905 başında kurmaylık stajı için Şam’a tayin edildi. Mezun olup Makedonya’ya meşrutiyet mücadelesine koşmaya hazırlanan bir genç subay için bu bir sürgündü. ATASE arşivindeki 8 no’lu defter, Mustafa Kemal’in Şam sürgününe giderken tuttuğu notlardan oluşuyor...

5 Mart... 1908...Çarşamba“Hazırlık raporuyla Yanya’dan hareket ettim. Saat 12. gece...Sabahleyin saat 2, Portsaid,Saat 11, gündüz. Portsaid’den hareket... Saat 3, gündüz, İskenderiye’ye varma... Saat 11, İskenderiye’den hareket.5, bu Cuma Pire’ye varma.5’te Pire’den hareket...Berbere abone olalımBeyrut’tan Şam’a, 7 Temmuz 1906 Cumartesi, berbere abone olalım. 1 mecidiye verildi. 4 Haziran 1906... otelindeki odayı tuttuk. Ödenilen 1 mecidiye 34, 12 Haziran 1906, ufak tefek masraflar için Fransız lirası 1 kuruş, 13 Haziran 1906, Cerrah efendinin evi yandı.

TEVFİK FİKRET’İN ‘SİS’İ‘Ey hicranlı ana!’Mustafa Kemal Şam sürgününe giderken İstanbul’a kırgındı. İskelede son bir kez sarılamadan ayrıldığı annesini kederiyle baş başa bırakmış, bu gösterişli kentten bir meçhule doğru yelken açmıştı.Not defterine yazdığı Tevfik Fikret’in “Sis” şiiri sanki kendi hislerinin tercümanıydı.Defterde sayfalar tutan bu uzun şiirin bir bölümünü, günümüz Türkçesiyle aktarıyorum:
“Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret! Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm; ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre! Ey korku ağırlığından iki büklüm gezmeye alışmış zengin,fakir herkes, meşhur koca bir millet! Ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç; ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç! Ey hicranlı ana, ey küskün arkadaş; ey kimsesiz; âvâre çocuklar... hele sizler,Örtün evet ey facia, örtün evet, ey kent!”

10/29/2008

ATATÜRK

Zorunlu bir açıklama

30 Ekim Perşembe 2008

“Mustafa” dün vizyona girdi. Ama gün boyu bunun keyfini sürmek yerine “filmin sponsoru”na dair sorularla uğraşmak zorunda kaldım.
İş dallanıp budaklanınca “En iyisi her şeyi bütün açıklığıyla anlatmak” diye düşünerek bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Kişisel bir mevzu gibi görünürse kusura bakmayın.

Son dakikada...
Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv’le bir uçak yolculuğu sırasında tesadüfen tanışmıştım. Belgesellerimi ilgiyle izlediğini söylemişti.
“Mustafa” henüz tamamlanmadan filme bir sponsor arayışı gündeme gelince kendisine bu konuyla ilgilenip ilgilenmeyeceğini sordum. Atatürk’e olan büyük saygı ve hayranlığından söz edip derhal kabul etti.
Turkcell yetkilileri de projenin heyecanı içine girdiler.
Şirketin logosuyla afişler basıldı; fragmanlar sinemalara dağıtıldı. Savarona’da yapılacak bir basın toplantısıyla projenin duyurulması kararlaştırıldı.
O ana kadar ilişkiler karşılıklı güven esasına dayalı gittiği için henüz ne bir sözleşme imzalamıştık, ne bir kuruşluk destek almıştık.
Basın toplantısına birkaç gün kala, Turkcell filmin içeriğiyle ilgili bilgi istedi.
Hemen bir toplantı yaptık. Onlara filmi anlattım. Hatta bitmemiş filmin hazır olan sahnelerinden birkaç örnek gösterdim.
Ve filmde verdiğimiz bazı bilgilerin onları yadırgattığını fark ettim.
Film, Atatürk’ün imza attığı büyük devrimi belgelemekle birlikte özel hayatına da giriyor, sofrasından, yalnızlığından dem vuruyor, dinin toplumsal hayattan tasfiye edilmesi gereğine ilişkin radikal görüşlerine yer veriyordu.

Uzun tartışmalar
“Acaba bunlardan bahsetmek zorunlu muydu?”
Bu soru ile yıllardır o kadar çok karşılaşmıştım ki...
Bir lider portresinde onun hayatının bütün unsurlarının yer alması gerektiğini anlattım uzun uzun... Konu Atatürk olunca daha fazla hassasiyet gösterilmesi gerektiğini anladığımı, ama anlatılanlarda Atatürk adına gocunulacak bir şey olmadığını, tersine onun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağını söyledim.
Turkcell ise oradaki mesajların yanlış anlaşılmasından, Atatürk üzerine bir spekülasyon açılmasından endişeleniyordu. Bu tartışmaların Atatürk’e szarar vermesinden, inanç sahibi insanları rencide edebilecek yanlış anlamalara yol açmasından kuşkulanıyorlardı.
Aynı kaygıları benim de taşıdığımı, böyle olmasın diye de azami dikkati gösterdiğimi, ele aldığım her konuyu belgelendirdiğimi anlattım.
7 saatlik bir toplantı sonunda hem Atatürk’e asla zarar vermemek, hem de onu gizlememek esasında anlaştık.

“Biz vazgeçtik”
Ancak ertesi günkü (daha geniş katılımlı ve daha uzun) toplantıda konu biraz daha derinleşti. Çıkacak filmin, Turkcell’in beklentileriyle tam çakışmayacağı gibi bir izlenim oluştu.
Ertesi gün de (basın toplantısına 24 saat kala) Turkcell’den (hem de bana da değil, büroma) “Biz vazgeçtik” notu iletildi.
Elbette haklarıydı. Ama afişler asılmış, fragmanlar sinemalarda dönmeye başlamış, basın toplantısı için bütün gazetelere davetiyeler gitmişti.
Afişleri asmadan güven esası içinde (biraz da acemilikten) bir sözleşme de yapmadığımızdan zor durumda kalmıştık.
“Sağlık olsun”dan başka diyecek bir şey yoktu.
Öyle dedik; geçtik.
Basın toplantısını iptal ettik. Afişleri, fragmanları tek tek sinemalardan toplattık.
Turkcell bir süre sonra “Afiş ve fragmanlar yüzünden üstlendiğiniz zararı biz karşılamak isteriz” dedi.
Üstlendiler. Konu kapandı.
Sabancı
Yapımcımız NTV’nin desteğiyle filmi bitirdik.
Artık bir projeden değil, bitmiş bir eserden söz ediyorduk ve yapmaya çalıştığımız şeyi anlatmam gerekmiyordu; göstermem yeterliydi.
Filmden Güler Sabancı’ya söz ettim. Hemen ilgilendi. “Mustafa”yı ilk kez Sabancı grubunun yetkilileri izledi. Beğendiler.
Ve birkaç gün içinde “Biz varız” dediler.
Böylece film, Sabancı’nın sponsorluğunda vizyona girdi.

Film ayrı, kahramanı ayrı
Bütün bunlarla sizi meşgul etmemin amacı, hem “Mustafa”yı bu tartışmaların, hem kendimi mesnetsiz iddiaların dışında tutmaktı.
Son söz olarak şunu yazmak isterim:
Bir filme verilen desteğin filmin kahramanına verilmiş sayılması kadar, verilmeyen desteğin ona karşı tavır olarak algılanması da hata olur.
Atatürk’ü başka bir filmin kahramanıyla ya da bir reklam karakteriyle kıyaslamak da ona zarar verir.
Atatürk’ü yaptıklarıyla, yaşadıklarıyla, söyledikleriyle tartışalım, ama lütfen onu bu polemiklerin dışında tutmaya özen gösterelim.

Atatürk'ün not defteri - 2

Genç Mustafa’yla tanışın
Mustafa Kemal, hislerini, sıkıntılarını, öğrendiklerini ve duygularını çizgili küçük boy bir deftere yazıyor. Not defterlerinde Atatürk’ün elinden çıkma çizimler de var...

İç dünyasında bir yolculuk
Günlükler, hatıraların yapı taşlarıdır; ama onlardan daha inandırıcıdır.
Çünkü hatıra, bütün o günlüklerden süzülerek, bazen elenerek, bazen eklenerek yazılır.
Oysa günlük yalındır.
O gün, o an, o duyguyla, üzerine pek düşünülmeden kaleme alınmıştır.
Dolayısıyla yazarını daha içeriden yansıtır.
Atatürk (en azından bizim bildiğimiz kadarıyla) üniversite çağından 1933’e kadar, yani 33 yıl cebinde not defterleri gezdirdi.
Harp Akademisi’nde, Şam sürgününde, Çanakkale’deki karargâhında, Doğu Cephesinde, Karlsbad’da tedavide, Çankaya Köşkü’nde hep not tuttu bu defterlere...
Bazen hoşuna giden bir şarkının güftesini yazdı; bazen yapacağı bir konuşmanın taslağını... bazen cebindeki paranın hesabını... bazen gelmeyen bir mektubun onun ruhunda yarattığı fırtınayı... ders notlarını... askeri taktik anlayışını...
Üstelik bu yazdıkları, yaşadığı döneme dair de çok önemli bilgiler, ipuçları sunuyordu.
Şaşırtıcı olan, o cepheden bu cepheye koşturan, bir türlü yerleşik bir düzen kuramayan, kütüphanesini hep sandıklar içinde taşıyan Atatürk’ün bu not defterlerini nasıl bu kadar özenle hayat boyu taşıyıp arşivinde saklayabildiği...

34 defter
Atatürk’ü daha yakından tanımak açısından çok kıymetli olan bu defterlerden 34 tanesi ölümünden sonra Genelkurmay arşivine devredildi ve nedense yıllar yılı hak ettiği önemi görmedi.
1970’lerin başında güvenilir Atatürk araştırmacısı Utkan Kocatürk, “Atatürk’ün Hatıra Defterlerine Yazdıkları” kitabında defterlerden örnekler verdi (Ankara, 1971).
Ardından Türk Tarih Kurumu, Şükrü Tezer imzasıyla (“Atatürk’ün Hatıra Defteri”, TTK, 1972) bazı defterleri yayımladı.
1990’larda ancak Ali Mithat İnan gibi çok özel araştırmacılar, özel izinlerle bu arşive girip yayınlar yapabildiler (Bkz: “Atatürk’ün Not Defterleri”, Gündoğan, 1996) ya da Afet İnan, kendisine emanet edilen “Karlsbad Defteri” gibi günlükleri kısmen yayımladı.
Sonra nihayet 2000’lerde, defterleri elinde bulunduran Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Merkezi (ATASE), “Atatürk Araştırma ve Eğitim Merkezi (ATAREM) bünyesinde bir bilim kurulu oluşturarak defterleri belli bir düzen içinde yayımlamaya başladı.
Hala tamamlanmayan bu çalışmalar, Atatürk araştırmacılarının ilgisini çektiyse de, uzun süre geniş kitlelere ulaşamadı.

Demir kapılar ardında
Yıllar yılı Atatürk üzerine belgeseller yapan biri olarak bu defterlere sık sık atıf yapmama rağmen görüp görüntüleme imkânını bulamamıştım.
Bu kez “Mustafa” filminin araştırmaları sırasında “Defterler”i görüntüleyebilmek için izin istedim.
Uzunca sayılabilecek bir beklemeden sonra izin çıktı.
Ankara’da Meclis kapısına bakan ATASE binasına buyur edildik.
Orada Atatürk araştırmalarına gönül vermiş subaylar, yaptıkları çalışmaları anlattılar. Sonra büyük demir kapılar açıldı, arşive girildi ve bazıları bir asırdır ihtimamla saklanan defterler ortaya çıktı.
Bir ceketin iç cebine sığabilecek büyüklükteki bu defterlere ilk dokunduğum andaki duygum, 15 yıl bir definenin peşinde koşmuş birinin onu bulduğu anki sevincine eşittir herhalde...
Bugünden itibaren burada sayfalarından örnekler sunacağımız not defterlerini titiz bir çalışmayla yayımlayan, bazı yayımlanmayan defterleri de ilk kez kamuoyuna ulaştırabilmemize vesile olan ATASE yetkililerine teşekkür ediyorum.
Defterlerin yayımının bitmesini, tüm ciltlerin basılmasını, hatta internet aracılığıyla tüm araştırmacılara ve kamuoyuna açılmasını sabırsızlıkla bekliyorum.
Sizi Atatürk’ün notları aracılığıyla özel iç dünyasında bir gezintiye buyur ederken, satırlar arasında rastlayacağınız insanı, çok daha kendinize yakın bulacağınıza inanıyorum.

HARP AKADEMİSİ DEFTERİ
Siyah bez ciltli bir defter... Küçük boy... Çizgili...
8.5 santime 14 santim ebadında...
İçindeki yazılar mürekkepli kalemle Osmanlıca Rik’a tarzı el yazısıyla kaleme alınmış.
Sadece yazılar değil, Atatürk’ün elinden çıkma çizimler de var içinde...
Notları yazdığı dönemde Mustafa Kemal, Harp Akademisi öğrencisi bir üsteğmen...
Yani 23-24 yaşlarında...
Kurmaylık stajı görüyor, bir an önce göreve başlamaya can atıyor.
Arada Selanik’e gidip geliyor; belli ki orada geride bazı ilişkiler bırakıyor, onlar için duygulanıyor, oradan mektup bekliyor, gelmeyince üzülüyor, cebindeki para, harcamalarını karşılamaya yetmiyor. İstanbul bütün canlılığıyla dışarı, sokağa çağırırken o, kısıtlı bütçesi ile Harp Akademisi binası içinde bu defterle baş başa yaşıyor.
Hislerini, sıkıntılarını, öğrendiklerini, duygularını bu deftere yazıyor. Mektuplar arasında, kimliğini bilemediğimiz, Selanik’teki bir gazete yazarı ya da düşünüre yazdığı övgü dolu satırlar özellikle dikkat çekici...
“Atatürk’ün not defterleri” dizisine, bizi onun gençliğiyle tanıştıran “Harp Akademisi defteri” ile başlıyoruz.

DEFTERDEKİ GÜFTE
‘Uğruna canım fedadır, sev beni canın kadar’

Defterin sayfaları arasında bugünün deyimiyle “şarkı sözleri” dikkat çekiyor. Mustafa Kemal, bu sözleri yazarken başına makamlarını da not etmiş.

Hicaz- ağır aksak

Zülfüne dil-besteler zülf-i perişanın kadar
Görmedim sayyad-ı dil-i alemde müjganın kadar
Ben değil görmüş müdür çeşm-i felek anın kadar
Uğruna canım fedadır sev beni canın kadar

Nakarat

Merhamet kıl sevdiğim meftununa şanın kadar
Seni gördükçe derunumda muhabbet uyanır
Piş-i çeşmimde Melahat güneşi doğdu sanık
Bu ne behçet, bu ne zerafet, buna can mı dayanır

Nakarat

Sen meleksin sana insan deseler kim inanır

Süz-i nak, ağır aksak

Bir güna çeşm-i canan süz-i mal oldum beter
Sabah iken oldum sonra harap oldum beter
Pay-ı ağyara serildim sanki hak oldum beter

Süz-i nak, ağır aksak

Gözlerinden kıskanırken bir zaman dildarını
Gel de seyret yarinin bu devre-i idbarını
Bir televvün bak ne hale koydu cism-i zarımı...

11 MART 1904 CUMA... SAAT 7...
‘Yine ağlıyorum... Her zamanki gibi...’

“Selanik’ten geleli 3 ay kadar oldu. İlk günlerde düzenli bir hayata başladım zannediyordum. Manen ve maddeten tutsağı olduğum ıstırabımdan kurtulduğumu düşünüyordum. Lakin heyhat! Bugün bilmem kaç yüzüncü defa olmak üzere yine kalbimin bütün şikâyet iniltilerini işiterek ağlıyorum. Her zamanki gibi, bu dakika dahi...”

16 MART 1904 ÇARŞAMBA... SAAT 3...
Nihayet gelen mektup

“Uzun zamandan beri kendisiyle haberleşmek için övünçlerimi teslim ettiğim birinin sessizliğe bürünmesiyle, haberleşmedeki kayıtsızlığını görmekle azap duyuyordum. Bugün o uzun süren sessizliği bozan bir mektubun gelişi, vicdanımdaki azabı dindirdi. Bir mektup... evet, birkaç satırlık, birkaç satırlık kâğıt parçası... fakat sevilen bir kalbin, görünüşüne arzu edilen bir ruhun hayal edilen bir sahnesi olduğu için sonsuz bir değere sahiptir.”

21 MART 1904... PAZARTESİ... SAAT 6...
Para durumu ıstırap verici

“Bugün para durumumu inceledim. Harcamaları gelirin pek ziyade üzerinde buldum. Şimdiye kadar cüzdanıma girip çıkan parayı hesap etmek hatırıma bile gelmemişti. Bu hesapsızlığın vahim sonuçlarıyla, pek büyük ıstıraplar altında manen ve maddeten ezildim. Şimdi sarf olunan paranın harcandığı yerin ve zamanın kaydına baktığım zaman, hareketimdeki düzensizlik dikkatimi çekiyor. Her zaman bu defterimin gözden geçirilmesiyle hissettiğim pişmanlıklar, ihtimaldir ki yaptığım hareketleri düzenlememe neden olacak. Fakat ben henüz bunun tesirini anlayamıyorum. Masrafların sebebi, fazlalığından ziyade, gelirlerin azlığıdır.”

21 MART 1904... PAZARTESİ... SAAT 6...
Napolyon’a övgü

“Napolyon, yıldırımları meydana getiren kaynaktan doğmuş bir savaş dâhisidir. Onun hayatı top-tüfek sesleriyle yansıyan bir sema... kanlı derelere tanık olmuş bir zemin... Talih bulutlarına bir düşman, ufuklar arasından geçti. Lakin heyhat, dünyada en az devam eden saadettir. Bu parlak cihanın parlak güneşi olan o koca komutanın bölgesindeki denizin siyah dalgalarının müthiş darbeleri atında inleyen bir kara parçasında nefesini tamamladığını görmek ne üzücü bir durumdur.”

Can Dündar

YARIN: Öfkeli satırlar

10/25/2008

UYKU

Bu aralar, özel bir proje için gece gündüz çalışıyorum. Çoğunluğun uyuduğu saatlerde ayakta olduğumdan, gündüz gözlerim ağır...
Uykuyu alt etmeye çalışıyorum; ama nafile...
Vücut, annesinin eteğinden çekiştiren bir çocuk gibi gün boyu gözkapaklarıma asılıp alacağını hatırlatıyor. Ödemezsem gerginleşiyor ya da salıyor kendini...
Vehbi Koç’un herkese önerdiği, İsmet Paşa’nın müdavimi olduğu yöntemi uyguluyorum ben de:
Ne kadar geç yatarsam yatayım erken kalkıyorum. Vücuda borcumu, öğleden sonra şekerlemesiyle ödüyorum.
Yarım saatlik siesta, bütün günü kurtarıyor.
* * *
Malum, zinde kalmak için günde ortalama 8 saat uyumamız tavsiye ediliyor.
Bu, günün 3’te 1’ine eşit...
Yani 60 yıllık bir ömrün 20’sini uykuda geçiriyoruz.
Bu hesapta, insan daha az uykuya alışınca hayat sayacına kontür yüklemiş gibi hissediyor.
Ama uyumama inadının, her daim uyurgezer insanlar yaratma ihtimali de var. Çünkü uykusuzluk, uykuya alışmış vücudun bağışıklık sistemini çökertiyor.
Tam da öğleden sonra kestirmesiyle beynimi 8 yerine 6 saatlik uykuya alıştırma mücadelesi verirken birden 3 saat uykuyla yaşayan bir insanla karşılaştım önceki hafta...
Fransız Cumhurbaşkanı’nın danışmanı, 50 kitabın yazarı Jacques Attali, Berlin’de dinlediğim konferansında günde sadece 3 saat uyuduğunu söyledi.
“Nasıl başardınız?” diye sorduk:
“Ölünce hep uyuyacağız n’asolsa” tadında bir cevap verdi:
“İkinci bir ömrüm olacak mı bilmiyorum. Onun için uykuda fazla vakit geçirmiyorum. Günde 3 saatten fazlasına ihtiyacım olmuyor.”
* * *
“Uyku tarihi”, onu yenen dehaların zafer öyküleriyle dolu...
Çoğu zafer, tanıdık bir yöntemle kazanılmış:
“Böl ve yönet!”
Uyku, yekpare bir blok olmaktan çıkarılıp parçalara bölünüyor ve güne dağıtılıyor.
Örneğin Leonardo da Vinci her 4 saatte bir yarım saat kestirirmiş. Yarım saatin sonunda kendiliğinden uyanır ve yine 4 saat çalışırmış. Böylece günde 3 saatlik uykuyla yaşarmış.
Thomas Edison bu yöntemi her 3 saatte bir 15 dakika olarak uygulamış ve toplam uyku süresini 2 saate indirmiş.
Winston Churchill, Napoleon gibi devlet adamları da bu yöntemle uykuyu azaltmışlar.
* * *
Bir başka yöntemi ise tam bir “uyku kaçkını” olan Nuri Çolakoğlu’ndan öğrenmiştim.
O, her gece 23.00’te yatıyor, 4 saat uyuyup 03.00’te kalkıyor. Dün arayıp bunun sırrını sordum:
“12 yaşımdan beri böyle bu düzen” dedi:
“Gece verimli değilimdir. Ama sabah 3’te kalkar kalkmaz makinenin başına otururum.”
Hatırlıyorum, birlikte çalıştığımız bir dönem, akşamları erken uyku basmaya başladığında, uykusunu her gün 5’er dakika erteleyerek vücudunu eski düzene döndürmüştü.
Leeds Üniversitesi’nin “Uykuyu her gün 5 dakika azalt” yöntemiyle 4 saatlik sağlıklı bir uyku düzeni sağlanabileceğini kanıtladığını da ondan öğrendim.
* * *
Biraz uyku sersemi yazılmış bu yazıyı, malum ama doğru bir klişeyle bitirelim:
“Çok uyanık kalabilmek değil, uyanıkken hayata değer katabilmek önemli...”

Can DündarAda
can.dundar@e-kolay.net
Uyku

--
msn:umutandzen@hotmail.com

7/12/2008

Niye Ben?

Efsanevi Wimbledon tenis oyuncusu Arthur Ashe AIDS'den ölmekteydi.
Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı.
Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu:
"Neden Tanrı böyle kotu bir hastalık için seni seçti?"
Arthur Ashe buna su cevabi yazdı:
Tüm dünyada…
50 milyon çocuk tenis oynamaya baslar,
5 milyon tenis oynamayı öğrenir,
500,000 profesyonel tenisi öğrenir,
50,000 yarışmalara girer,
5,000 büyük turnuvalara erişir,
50'si Wimbledon'a kadar gelir,
4'u yari finale,
2'si finale kalır.
Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı'ya "Neden ben?" diye
hiç sormadım.
Ve bugün sancı çekerken, Tanrı'ya "Niye ben?" mi demeliyim?

Önemli Websiteleri

16 Dilde Sözlük http://www.babylon.com/ A Web of Online Dictionaries http://www.acronyms.ch/ AMERİKAN İŞ DEYİMLERİ SÖZLÜĞÜ http://www.atlantic.net/ Ballet Dictionary http://www.acm.uiuc.edu/signet/JHSI/dance.html Bilişim Sözlüğü http://www.tbd.org.tr/sozluk.html Cambridge Dictionary of American English http://www.cup.cam.ac.uk/ Çevre Sözlüğü http://www.cevre.gov.tr/index_trk.htm CNN FINANS REHBERI http://www.cnnfn.com/resources/glossaryl DOD Dictionary of Military Terms http://www.dtic.mil/doctrine/jel/doddict/ EKONOMİK TERİMLER SÖZLÜĞÜ www.stocksplus.com/Terms.html ELEKTRONİK PARA TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ http://www.frbchi.org ELEKTRONİK SÖZLÜK http://math-www.uni-paderborn.de/HTML/Dictionaries.html ELEKTRONİK TİCARET SÖZLÜKLERİ http://www.ecrc.uofs.edu ELEKTRONİK TİCARET SÖZLÜKLERİ http://www.globeset.com ELEKTRONİK TİCARET SÖZLÜKLERİ http://www.manufacturing.net ELEKTRONİK TİCARET SÖZLÜKLERİ http://www.tedhaynes.com FİNANS TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ http://integrainfo.com FİNANS TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ http://centrex.com Foreignword.com http://www.foreignword.com/ FUTURE PİYASALAR TERİMLERİ SÖZLÜKLERİ http://www.cftc.gov FUTURE PİYASALAR TERİMLERİ SÖZLÜKLERİ http://www.cme.com FUTURE PİYASALAR TERİMLERİ SÖZLÜKLERİ http://www.duke.edu FUTURE PİYASALAR TERİMLERİ SÖZLÜKLERİ http://www.thectr.com GEMİCİLİK, SİGORTA VE TİCARİ TERİMLER SÖZLÜĞÜ http://www.ozdocs.net.au Infoplease Dictionary http://www.infoplease.com/dictionary.html İngilizce Sözlük http://software.estr.com/ İngilizce Sözlük http://www.hazar.com/ İngilizce-Türkçe Sözlük http://www.hazar.com/ İNGİLİZCE-TÜRKÇE SÖZLÜK www.seslisozluk.com/ INTERNET HUKUKU SÖZLÜĞÜ http://www.isoc.org LEASING SEKTÖRÜ TERİMLERİ http://www.bworks.com LEO English-German Dictionary http://dict.leo.org/cgi-bin/dict-search MAKRO-EKONOMİK TERİMLER SÖZLÜĞÜ http://ingrimayne.saintjoe.edu/econ MALİ DÜZENLEMELER SÖZLÜĞÜ www.frbchi.org/glossaeies Managed Care Glossary http://members.aol.com/pjpohly/terms.htm MARKALAR KANUNU ÖZLÜĞÜ http://marklaw.com MARKALAR KANUNU ÖZLÜĞÜ http://www.glomato.com/UnitedShipping/US_main_en.html MERRIAM-WEBSTER ONLINE http://www.m-w.com/ MİKRO EKONOMİK TERİMLER SÖZLÜĞÜ http://ingrimayne.saintjoe.edu/econ OFFSHORE TERİMLERİ http://www.offshore-net.com ONLİNE BANKACILIK TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ http://www.bankrate.com Online Dictionary of the Social Sciences http://www.shef.ac.uk/~psysc/psychotherapy/index.html Oxford English Dictionary Online www.oed.com PAZAR ARAŞTIRMA TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ http://www.worldopinion.com Philosophy Dictionaries and Glossaries http://www.earlham.edu/~peters/gpi/dicts.htm POLİTİK EKONOMİK TERİMLER SÖZLÜĞÜ www.duc.auburn.edu REDHOUSE http://www.redhouse.com.tr REKLAMCILIK TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ http://advertising.utexas.edu/research/term Rhyming Dictionary http://www.rhymezone.com/ SERMAYE PİYASALARI TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ http://www.nse-india.com SİGORTACILIK SÖZLÜĞÜ http://www.morris-reynollds.com STANDARDİZASYON TERİM VE KAVRAMLARI http://www.foreigntrade.gov.tr/sozlukler.htm TAŞIMACILIK VE PAKETLEME TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ http://www.ntp.doe.gov/trpgglos.html The American Heritage Dictionary http://www.bartleby.com/61/ TİCARET SÖZLÜĞÜ www.englishclub.net TİCARİ TEKNİK TERİMLER SÖZLÜĞÜ http://traders.com TIP SÖZLÜĞÜ http://www.tip2000.com/sozluk/index.htm Türk Meslekler Sözlüğü http://www.iskur.gov.tr/mydocu/sozluk.html Türkçe Sözlük http://www.nlp.cs.bilkent.edu.tr/Sozluk/ ULUSLAR ARASI BANKACILIK TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ http://www.frbchi.org/glossaries/ ULUSLAR ARASI TİCARET HUKUKU SÖZLÜĞÜ http://law.uniserve.edu.au Uluslararası İlişkiler Sözlüğü http://www.mfa.gov.tr/turkce/gruph/ha/default.htm WWLIA Legal Dictionary http://www.islandnet.com/~wwlia/diction.htm YAHOO FINANS REHBERI http://biz.yahoo.com/f/g/g.html Yahoo! Dictionaries http://dir.yahoo.com/Reference/dictionaries/ YATIRIM TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ http://www.investorwords.com YATIRIM TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ http://www.kiplinger.com

3/14/2008

Politika Nedir?

POLİTİKA NEDİR
Çocuk babasina sorar:
"baba politika nedir?"
Baba söyle der:
"bak oglum, ben eve para getiriyorum, öyleyse ben kapitalistim. Annen parayi yönetir, öyleyse o hükümettir. Deden paranin dogru idare edilip edilmedigine dikkat eder, öyleyse o da sendikadir. Hizmetçi kiz ise isçi sinifidir. bizlerin ise tek hedefi vardir, senin rahatligin. Dolayisiyla sen de halksin ve altinda bezi ile yatan küçük kardesin ise gelecektir.
Söyle bakalim anlayabildin mi?" Çocuk düsünür ve o gece babasinin anlattiklarini düsünecegini söyler.
Gece yarisi cocuk uyanir. Çünkü kücük kardesi altini pisletmistir ve aglamaktadir. Ne yapacagini bilemeyen çocuk anne ve babasinin yatak odasina gider. Annesi yalniz ve derin bir sekilde uyumaktadir, öyle ki onu uyandiramaz. Hizmetçi kizin odasina gider. bakar ki babasi hizmetçi kizla yatmaktadir. Dedesi de pencereden gizlice onlari izlemektedir. Hepsi öyle mesguldürler ki çocugun orada oldugunu farketmezler bile.Çocuk hiçbir sey yapamadan yatagina geri döner

Ertesi sabah baba çocuga kendince politikanin ne oldugunu anlatmasini ister.
-"evet" der çocuk, "kapitalizm" isçi sinifini kötüye kullaniyor...
sendika bunu seyrediyor... Bu arada hükümet uyuyor... Halk ise dikkate alinmiyor... ve gelecek bokun içinde yatiyor! iste politika budur..!

3/09/2008

Dipte kalanlar ve dibi geçebilenler/ Melih Arat


Dipte kalanlar ve dibi geçebilenler

Dünyaca ünlü pazarlama otoritesi Seth Godin "Dip" isminde, fiziksel olarak küçük, mesaj olarak büyük bir kitap yazmış. Dip, sürekli olarak içinde yeraldığımız bir eğriye verilen bir isim. Godin, günlük yaşamımıza hakim olan bir şablon yakalamış. Hemen her alanda yaşadığımız bir sorunu çok açık bir şekilde ortaya koymuş.

1 milyon kişinin katıldığı ve sadece 20 bin kişinin kazanacağı bir sınav düşünelim. Sınav için hazırlanan bir milyon kişiden gerçekten hazırlananları diyelim ki günde 20 soru çözüyor. Giderek performansları iyileşiyor. 20 sorudan 30 soruya, 30sorudan 40 soruya çıkıyorlar. Ancak 50 soruya ulaştıklarında artık zor gelmeye başlıyor. Daha az televizyon izlemek, daha az arkadaşlarla görüşmekve daha çok çalışmak gerekiyor. Günde 50 soru yapma çabası acıtıyor ve artık günlük çözebildikleri soru miktarını azaltamıyorlar. 50 soru ve yukarısı aşılmaz bir uçuruma dönüşüyor. İşte sınava hazırlanan 1 milyon kişiden belki 998 bin kişi, bu uçurumdan yukarı bir türlü çıkamıyorlar. Ders çalışmanın getirdiği acıya dayanamıyorlar. Ancak 2 bin kişi kararlı davranıyorlar,giderek çözdükleri soru miktarını artırıyorlar. 50 sorudan 100 soruya, 100sorudan 200 soruya, 200 sorudan 300'e doğru yükseliyor. Elbette günlük çözülen her soruyla oluşan fazladan yük artıyor bir kısmı 300 soruyu çözmeyi sabitliyor ve bu seviyede kalıyor. Çünkü o kadar çok soru çözmek beyin kaslarını acıtıyor. Bu arada sınavda ilk 50'ye aday olanlar kararlı birşekilde devam ediyorlar ve beyin kasları isyanda etse günde 700 soruyu görüyorlar. Bu da onlardan birini sınav şampiyonu yapıyor.

Aynı sistem sporda da geçerlidir. Ortalama bir basketçi günde 6 saat antrenman yapıyorsa, yıldız bir basketçi günde 12 saat çalışma yapıyor.Zaten yıldız sporcu olmakla, sıradan bir sporcu olmanın arasındaki temelfark da budur. Sıradan yüzbinlerce sporcu, sıradan antrenmanlarını yapıyorlar ve o sıradan antrenmana bile katlanmak güç gerektiriyor. Yedinci saate dayanabilmek güç, kararlılık ve irade gerektiriyor. Sonuçta o uçurumu aşamadığınız zaman sınıfta kalıyorsunuz. İşte sadece o acıya katlanabilenler yıldız bir sporcu oluyorlar.

Derin yarığı aşacak güçte, kararlılık ve iradede olanlar ilerliyorlar. O derin yarığı aşabilenlerin sayısı genel toplumun çok çok küçük, iki haneli rakamlarla ifade edilebilecek kadar küçükbir bölümü. Derin yarığı aşmayı başaranlar sert ve dik bir yokuşa geliyorlar; ama hızını bir defa alanlar yokuşun zirvesine gitmeyi başarıyorlar. Yukarıdaki şablon her yere oturuyor. Yabancı dil öğrenmeye, tıp alanında başarıya, dağcılığa, ticari yaşama, satışçılığa. Belirli bir alanda başarı için gerekenlerin ilk başlangıç kısmını yapabilenler çok olsa da daha sonra enerjileri tükeniyor; daha ileri gidemiyorlar ve sıradan insanlar olarak kalıyorlar. Bu kitap çantamdayken arka arkaya yaptığım seyahatlerde dört defa arka arkaya okudum. O dipte kalanlardan olmamak için daha çok çalışmak istedim / daha gayretliyim şimdi. Dip noktanın neresi olduğunu görüyorum;zirveyi de seçebiliyorum. Bu yazıyı okuyanların dibi aşarak, zirvedekalabilmelerini diliyorum.
Melih Arat

3/07/2008

William Shakespeare

To climb steep hills requires slow pace at first.
William Shakespeare
Yalçın tepelere tırmanmak,yavas yavas adımlar gerektirir.

Birakin Arzular Kendi Mucizelerini Gostersin


Birakin Arzular Kendi Mucizelerini Gostersin
Tanri dedi ki:
Sadece Bana birakmaniz gereken meseleler vardir. Defalarca cozmeyi denediginiz, cabalarinizin nafile oldugu ve kendinizi tukettiginiz meseleler vardir. Bazen bu size nedenli cabalarsaniz o denli az muaffak oldugunuz seklinde gorunur. Teshiste bulunup ikrar etmede erdem vardir sevdiklerim. Cabalamayi bir kenara birakin. Yokus yukari kosmanizin geregi yoktur. Yuruyun kosmak yerine; zira iyi bir tavsiyedir bu. Ya da dik rampalarin uzaginda durun.
Ne zaman usteleyeceginizi ve ne zaman birakacaginizi bilmenin dengeleyici bir hareket oldugunu biliyorum. Her daim, dikkatinizi yoneltmenin gucune sahipsiniz. Birakin sizin icin calissin o. El cekmek oldukca iyi bir tavsiyedir. Sadece bir yere kadar cabalayabilirsiniz.
Rolativite dahilinde bir sey size guc geldiginde biraz geri cekilin, ya da bayagi bir geri cekilin.


Arzu ettiginiz neticeyi arzulayin ve bu arzunuzun kok salmasina musaade edin. Bir bitkinin yetismesini istediginizde surekli koklerini capalamazsiniz. Muskulatlar karsisinda yumusacik eldivenler kullanin ve tatlilikla yaklasin.
Duruma bu acidan bakin sevdiklerim. Arzunuzun cabalarinizdan ve eylemlerinizden daha kudretli oldugunu dusunun. Niyetiniz eylemlerinizden cok daha gucludur.
Goreli dunyada, her seyin size kendi ahengi icinde icinde gelecegini soylemiyorum. Mahsulu her zaman budamak durumunda olmadiginizi soyluyorum Ben. Bazen mucadelenin sadece kendisi bile birakmaniz gereginin bir isaretidir. Muskulat olarak gordugunuz durumu birakarak onu serbest kilmis olursunuz. Belirli bir semereye tabi olma halinizi serbest birakirsiniz. Soz konusu durumun kendi kendini cozumlemesine musaade edin.


Sizinle ayni kanaat noktasina kendi kendilerine gelmeleri icin digerlerine musaade edin. Kendi fikrinizi soylediginizde sadece konusmus olursunuz. Fikirlerinize isitilme sansini taniyin. Ki bazen de sevdiklerim, sessizlik harikalar yaratir. Siseye bir huni vasitasiyla sivi doldururken, soz konusu sivi aninda sisenin dibine ulasmaz. Akmasi icin siviya izin vermeniz gerekir. Kendi agirliginca hareket etmek durumundadir o. Ayni sekilde, gorus ve fikirlerinizin de dibe ulasmasi icin olanak saglamaniz gerekir.Bir kez gorusunuzu ifade ettiniz mi, ona gerekli alani saglayin. Dolaysiz yoldan ifadenizi iletmissinizdir ve simdi onun calisma sirasidir.
Sizin icin zordur bunu uygulamak. Zor oldugunu hissedebilirsiniz. Bunun savas meydanindan geri cekilmek gibi oldugunu hissedebilirsiniz. Her seyi kendi basiniza halletme mucadelenizden geriye cekilmektir bu.

Ellerinizle yaptiginiz islerin ustesinden gelmeniz icin makinalar tasarlanmistir yeryuzunde. Simdi, dusuncelerinizin gorev almasi ve gerceklesmesi icin de dogal bir mekanizma mevcuttur. Ayni anda heryerde birden bulunamazsiniz. Herseyi ayni anda yapamazsiniz. Arzunuz hangi neticeyi dogurursa dogursun, kendi mucizesini ortaya koymasi icin arzunuza bir sans taniyin.
Bu, cabasiz satistir sevdiklerim. Cabasiz satis, cogu zaman ustelenerek yapilan satistan cok daha ise yarardir. Digerlerine de sizin bakis aciniza dahil olmalari icin firsat taniyin sevdiklerim. Kati bir tutum takinmayin; cunku bu sizi hareketsiz kilar ve digerlerini de bir yerde kilitli tutar.
Bir durum dahilinde hareket istiyorsaniz hareket edebilecegi alani saglayin ona. Herhalukarda hayattaki tum meseleler sizin israrci oldugunuz istikamette gelismeyecektir. Degismez, kati kurallari yoktur hayatin. Saglam durup silahlarinizi tutmanizin da bir degerinin olmasina ragmen dinlemenin, ara vermenin, musaade etmenin ve digerilerine soz hakki tanimanin da yuksek bir deger vardir. Digerlerinin ifadeleri, onlarin kalmalidir. Ifade sahipleri daha farkli gormeye baslayana dek sizin ifadeniz olmayacaktir bunlar. Bir zaferin arayisi icinde degilsiniz. Cozum arayisi icindesiniz. Bazen uzlasamayabilirsiniz lakin dinleyebilir, izleyebilir ve inancinizi koruyabilirsiniz.

Ceviren: Engin Zeyno Vural

Biraz Gulelim

Aldatma Nedenleri..Ünlü diş hekimi Sam ve eşi 50. evlilik yıldönümlerini kutluyorlardı.Sam birden eşine bir soru sordu : -'Sevgilim, bu elli yıl içinde beni hiç aldattın mı?' -'O da nerden çıktı?' diye sinirlendi eşi, cevabı öğrenmek istemezsinherhalde' dedi.-'İsterim' dedi Sam. 'Lütfen anlat.' -'Madem öğrenmek istiyorsun, evet, seni üç kez aldattım diye cevap verdi eşi. -'Kimlerdi bunlar?' diye sordu Sam.-'İlki' diye anlatmaya başladı eşi.-'Hani sen 30 yaşındaydın ve kendi kliniğini kurmak istiyordun da hiçbir banka sana kredi açmıyordu. Sonra bir banka müdürü eve geldi; hiçbir şey sormadan tümkağıtları imzaladı ve sen en modern aletlerle kliniğini açabildin...'-'Canım benim. Benim için kendini feda ettin demek. Benim sevgili karıcığım' dedi Sam.'Peki ikincisi?' -Hani 50 yaşında kalp krizi geçirmiştin ya, kritik bir by-passameliyatı olman gerekiyordu, hiçbir doktor o cesareti gösteremiyordu.Her an ölebilirdin. Dr. Halery onca yoldan kalktı geldi, ameliyatını yaptı. Sen hayata döndün' dedi eşi. -'Ah benim sevgili karım. Hayatımı kurtarmak için kendini bir kezdaha feda ettin, öyle mi??Peki üçüncü aldatışın?'-'Hatırlıyor musun, yıllar önce diş hekimleri odası başkanı olmak istemiştin de 247 oy eksikti...'- OOOHAAAAA....!!!

Biraz Gulelim


Aldatma Nedenleri..Ünlü diş hekimi Sam ve eşi 50. evlilik yıldönümlerini kutluyorlardı.Sam birden eşine bir soru sordu :

-'Sevgilim, bu elli yıl içinde beni hiç aldattın mı?' -'O da nerden çıktı?' diye sinirlendi eşi, cevabı öğrenmek istemezsin herhalde' dedi.

-'İsterim' dedi Sam. 'Lütfen anlat.'

-'Madem öğrenmek istiyorsun, evet, seni üç kez aldattım diye cevap verdi eşi.

-'Kimlerdi bunlar?' diye sordu Sam.

-'İlki' diye anlatmaya başladı eşi.

-'Hani sen 30 yaşındaydın ve kendi kliniğini kurmak istiyordun da hiçbir banka sana kredi açmıyordu. Sonra bir banka müdürü eve geldi; hiçbir şey sormadan tümkağıtları imzaladı ve sen en modern aletlerle kliniğini açabildin...'

-'Canım benim. Benim için kendini feda ettin demek. Benim sevgili karıcığım' dedi Sam.'Peki ikincisi?'

-Hani 50 yaşında kalp krizi geçirmiştin ya, kritik bir by-passameliyatı olman gerekiyordu, hiçbir doktor o cesareti gösteremiyordu.Her an ölebilirdin. Dr. Halery onca yoldan kalktı geldi, ameliyatını yaptı. Sen hayata döndün' dedi eşi.

-'Ah benim sevgili karım. Hayatımı kurtarmak için kendini bir kezdaha feda ettin, öyle mi??Peki üçüncü aldatışın?'

-'Hatırlıyor musun, yıllar önce diş hekimleri odası başkanı olmak istemiştin de 247 oy eksikti...'

- OOOHAAAAA....!!!

1/12/2008

Mülakat öncesi yapılması gerekenler

Mulakat Oncesi Yapilmasi Gerekenler
Mulakat, isverenlerin ise alma karari vermeden once bilmeleri gereken uc seyi ogrenmelerine yardimci olur; Isi yapabilecek kapasiteniz var mi? Gerekli yetenek ve becerilere sahip misiniz ya da kolay ogrenir misiniz? isi yapmaya hevesli misiniz? Isi iyi yapma sorumlulugunu alacak misiniz, gerektiginde yardim isteyebilecek ve teslim tarihine isi yetistirmek icin gerekli cabayi gosterecek misiniz?Ya da mazeretlere mi siginacaksiniz? Diger insanlarin birlikte calismaktan hoslanacagi bir insan misiniz?Grup calismalarina katilacak ve sirket kulturune kolayca uyum saglayacak misiniz?Memnun mu yoksa sikayetci mi olacaksiniz?Sirkete kazandiracak misiniz yoksa yiyecek misiniz?
Ozgecmisler, ikinci ve ucuncu sorulara bazi cevaplar verebilir fakat birinci soruya cevap vermek konusunda tek basina yeterli degildirler.Mulakat sureci, iste bu bosluklari doldurmak amaciyla gerceklestirilmektedir.
Potansiyel personel ile mulakat yapmak bir sanattir. Bazi insanlarin bu konuda maharetleri ve bilgileri vardir. Iyi hazirlanmanin yanisira mulakatci icin sureci kolaylastirin ve mulakatcinin (gayet beceriksizce ya da puruzsuz bir sekilde) ozgecmisinizde olmayanlari bulmaya calistigini goz onunde bulundurun.Fakat mulakat sadece mulakatcilari tatmin etmek icin yapilmaz. Ayrica, bunun sizin icin dogru sirket, dogru meslek ve dogru calisma grubu olup olmadigini da ogrenmeye calismalisiniz. Cunku ise basladiginizda, bir ya da iki yil uyku saatlerinizin cogunu isinize ayirmak zorunda kalacaksiniz.
Ideal olarak, isinizde tatmin olmak, arkadaslarinizi sevmek, daha cok ogrenmek ve uzun vadeli kariyer hedeflerinize ulasmak icin kendinize en uygun yeri bulmak istersiniz.
Mulakata hazirlanmak Mulakattan once, sectiginiz alanda mesleki meselelerinizle ilgili bir arastirma yapin ve iki dakikalik bir sunus hazirlayin; tipik mulakat sorularina vermek istediginiz cevaplar icin gerekli anahtar noktalar uzerinde dusunun; kendinize bir portfoy gelistirin; is konusunda sahip olmaniz gerektigini dusundugunuz, "olursa iyi olur" diyebileceklerinizden olusan bir liste olusturun; referanslarinizi secin ve ozetleyin.
Ozel bir mulakat icin, isi ne kadar istediginize bagli olarak yapabileceginiz 6 seviyede hazirlik vardir:
1. asama; sadece temel gereklilikler. Sirketin web sitesinden, yillik raporundan ve kendi cevrenizden sirket hakkinda bilgi alin. Sirketin urun ve hizmetlerinin neler oldugunu ogrenin. Sirketin mali durumunu ve politikalarini ogrenin -verimli, eli siki ya da problemli mi? Mulakatin nerede olacagini ogrenin, acik adresini alin ve zamani onaylattirin. Eger mumkunse, mekana varmanin ne kadar alacagini ve olasi bir trafik aksamasi yuzunden kaybedebileceginiz zamana ne kadar pay birakacaginizi ogrenebilmek icin bir kez gidip deneyin.

2. asama; birazcik daha gayret iletisim agi kaynaklarinizdan, mulakatciniz, asistani veya sirketteki bir kisi hakkinda bilgi edinin is icin aranan sartlari ogrenin ve sizin tecrubelerinizle, egitiminizle ve basarilarinizla nasil bir iliski icinde oldugu uzerinde dusunun. Sirketin urettigi ve mulakat yapilan pozisyonla ilgili urun ve hizmetlerin tarihi gelisimini arastirin. Sektorde oncu mu? Bu isin teknolojisini yapiyor mu yoksa aliyor mu? Sirketin rekabetci yonu nedir?

3. asama; isi gercekten istediginizde musteri ihtiyaclari, rekabetin ne durumda oldugu ve sirketin pazardaki payi konusunda bazi arastirmalar yapin. Sirkete faydali olabilecek bir kac ozgun fikirle karsilarina gelin.

4. asama; ozgecmisinize calisin. Bir is ya da yaz staji icin bir mulakata gitmeden once ozgecmisinizi cikarin ve her bir kelimesini okuyun. Yazdiginiz hersey uzerinde dusunun. Ozgecmisinizde bahsedilen her tecrubeniz sonunda basardiklariniz hakkinda da dusunun. Eger bu alistirma uzerinde mulakattan once biraz zaman harcarsaniz, mulakatci size dort yil once calistiginiz isiniz konusunda bir soru sordugunda saskin ve korkmus bakislarla bakmak zorunda kalmazsiniz. Bundan sonra, ozgecmisinizi nasil daha guzel hale getireceginiz uzerinde dusunun.

5. asama; konusma alistirmalari yapin. Ozgecmisinizdeki her onemli nokta uzerine gidin ve tecrubelerinizi dikkatle hazirlayin. Sesli konusun ve kendiniz olmaya calisin. Konusurken kendinizi seyredin. Homurdaniyor musunuz? Goz temasi kuruyor musunuz? Saskin ya da prezantabl misiniz? Sorulabilecek zor ya da sasirtici sorulari kafanizda canlandirin; bu sorulara cevap verirken cirpinmayin. Boyle yapmak, mulakatcinin yolunuzun onune koyabilecegi her tur soruya hazirlikli olmanizda yardimci olacaktir.

6. asama; durusunuzu kontrol edin. Mulakatlarinizda cok fazla burnu havada olmayin. Mulakatta en iyi davranislarinizi sergilemeye calisin. Bu, sikici olmak zorundasiniz ya da yapmacik olmalisiniz anlamina gelmez. Sadece bir profesyonel gibi davranmaniz gerektigi anlamina gelir. Bunu basit bir ornekle anlatmak gerekirse, erkek ya da kiz arkadasinizin ailesiyle oldugunuz zaman nasil hareket edeceginizi dusunun-saygili ve saygideger, fakat kisiliginizi yansitmasi icin cok fazla heyecanli degil. Pek cok mulakatci size, calismadiginiz zamanlarda neler yapmaktan hoslandiginizi soracaktir. Rahatlamanizi ve acilmanizi saglamaya calismaktadirlar boylece sirket kulturune uyum saglayip saglayamayacaginizi gorebileceklerdir. Bu tur "yumusak" sorular, teknik sorular kadar onemlidirler. Bunlara da hazirlikli olun.

Kalite nedir? Quality

Quality is never an accident; it is always the resultof high intention, sincere effort, intelligent direction and skillful execution; it represents thewise choice of many alternatives.
William A. Foster
Kalite, asla bir tesadüf değildir; keza yüksek niyet, içten gayret, zeki yönetim ve becerikli uygulamanın sonucudur; O, birçok alternatifin akıllı seçimini temsil eder.

Bill Gates ve Lİderlik

Bill Gates'in Liderlik Sirlari Murat Yildirimoglu
Piyasada basarili insanlarin liderlik sirlarini anlatan bir cok kitap var: Atilla'nin Liderlik Sirlari, Cengiz Han'in Liderlik Sirlari vb. Cagimizin en onemli kisilerinden biri ve halen dunyanin en zengin insani olan Bill Gates'in liderlik sirlari ise pek bilinmiyor. Bu yazida onun sifirdan baslayip dunyanin en zengin insani olmasini saglayan sirlarini anlatmaya calisacagim.
Sir 1: Bir vizyon sahibi olmak...Bill Gates, kucuk yaslardan beri bilgisayarin onemini ve insan hayatinda kaplayacagi yeri cok iyi kavramis bir insan. Yakin arkadasi ve Microsoft'un kurucu ortagi Paul Allen ile sik sik bilgisayarin gelisimi hakkinda tartismislar, cesitli dusunceler gelistirmisler. Bu tartismalarin sonucunda, ilerde herkesin evinde ve isinde kendisine ait bir bilgisayar sahibi olacagini ongormusler. Kurduklari sirkette amaclari, bu ongoruye uygun olarak insanlarin is yapmalarini, kendilerini gelistirmelerini kolaylastiracak urunler gelistirmek.
Sir 2: Cok calismak...Bill Gates cok zeki bir insan, ama zekanin tek basina yeterli olmayacagini, cok calisilmasi gerektigini dusunuyor ve cok calisiyor. Evlenmeden once birlikte oldugu bir kiz arkadasindan ayrilma nedeni, is disinda gecirdigi toplam zamanin yalnizca 7 saat olmasi (uyku dahil). Yaninda calisan insanlardan da aynisini bekliyor.
Sir 3: Akilli elemanlarla calismak...Yazilim, teknoloji bakimindan en uc sektorlerden birisi. Boyle bir sektorde siradan insanlarla calisilamayacagini, akilli insanlarla calisilmasi gerektigini dusunuyor ve sirketine hep en akilli insanlari almaya calisiyor. Akilli eleman kimdir, neresinden akilli oldugu anlasilir seklindeki sorulara soyle yanit veriyor: "Akilli insan, her seyin tek tek soylenmesinin gerekmedigi bir kisidir. Akilli eleman, arar bulur, gelistirir, yeni seyler dusunur, dusunduklerini uygulamaya gecirebilir." Microsoft, calistiracagi akilli elemanlari bulmak icin cok arastirma yapiyor. Sirf adam almak icin birisini almiyorlar. Kafalarindaki adami bulana kadar bir pozisyonu uzun zaman bos tuttuklari cok oluyor.
Sir 4: Elemanlara hisse vermek...Bill Gates, kendisi de dahil olmak uzere calisanlarina astronomik ucretler vermiyor. Microsoft'un hicbir calisani dunyanin en yuksek ucretli calisanlari listesine giremiyor. Bunun yerine akilli elemanlari cekebilmek icin onlara hisse veriyor. Ornegin, Bill Gates, Microsoft'un simdiki baskani olan Steve Ballmer'i calismaya razi edebilmek icin yukluce hisse vermisti. Ballmer bu hisseler sayesinde simdi buyuk bir servete sahip (10 milyar dolardan fazla). Microsoft'un icinde yaklasik on kisi dolar milyarderi. Microsoft calisanlarinin ucte biri ise dolar milyoneri (toplam 37 bin calisani var). Bill Gates arkadasi Paul Allen ile sirketini kurarken hisse orani yuzde 66 idi, su anda ise hisse orani yuzde 15.5. Yani, Bill Gates dagita dagita daha zengin olmanin yolunu bulmus. Calisanlara hisse vermek Amerika'da yaygin bir uygulama ama hicbir sirkette bu olcude hisse dagitimina rastlanmiyor.
Sir 5: Elemanlara deger vermek...Microsoft en akilli kisilerle calismak istiyor ve onlari kaybetmek istemiyor. Bill Gates bir yazisinda ayrilan her elemanin arkasindan "nicin ayrildi, nicin onu tatmin edemedik, nerede hata yaptik" sorularini sordugunu soyluyordu. Elemanlar Microsoft'un en degerli varliklari. Calisanlar da bunun bilincindeler. Calismalarinin her aninda bunu hissediyorlar. Bunun sonucunda da Microsoft'ta eleman sirkulasyonu ABD ortalamasina gore iki kat dusuk.
Sir 6: Piyasanin gelisimini takip etmek...Hizla gelisen bir sektorde geride kalmak yok olmak anlamina geliyor. Bill Gates hicbir alanda piyasanin gerisinde kalmak istemiyor. Geride kaldigi durumlarda da hatasini cabucak anlayip gerekli onlemleri aliyor. Ornegin, 1984 yilinda Apple firmasi Macintosh'u cikardi; grafik tabanli olan bu sistem Microsoft'un isletim sistemlerinden cok ustundu. Microsoft'un yaniti bir yil sonra geldi. Windows adindaki bu yeni isletim sistemi basarisiz oldu ama Gates yilmadi; 1990 yilinda cikardigi 3.0 cok buyuk bir basari kazandi. Bir baska ornek Internet konusunda yasandi. Bill Gates, Internet'in gelisimini yeterince takip edemedi, Internete uygun urunler gelistiremedi, geri kaldi ve bunun sonucunda, tarihinde ilk kez Microsoft hisse senetleri "Her zaman kazandiran hisseler" listesinden atildi. Ama Gates hatasinin farkina vararak sirketini bir yil icinde Interneti en cok sindiren, urunlerini en fazla miktarda Intenete uyduran sirket haline getirdi.
Sir 7: Piyasanin gelisimini takip etmekle kalmayip, piyasayi sekillendirmek...Bill Gates'in ve Microsoft'un slogani "We set the standards" (standartlari biz koyariz). Microsoft'un tarihi bu slogana uyan cesitli orneklerle dolu. Ornegin, kisisel bilgisayarlarda kullanilan programlama dili konusunda Microsoft'un urunu Basic bir standartti. DOS isletim sistemi ve daha sonralari urettigi Windows isletim sistemi piyasadaki en yaygin urunler oldu. Butunlesik urunler icin ortamin daha olgunlasmadigini dusundugunde birbirinden ayri calisan urunler uretti ve rakiplerinin butunlesik urunlerini bunlarla alt etti. Sonra kosullar olgunlasinca bu sefer Office benzeri butunlesik urunler uretip rakiplerinin tek tek calisan, bir arada calisamayan urunlerini bir daha alt etti.
Sir 8: Odaklanmak...Microsoft, yazilim alaninda calisan bir sirket. Cirosunun yuzde doksandan fazlasi yazilimdan geliyor. Yazilimin yanisira; mouse, oyun kumanda cihazi, ses karti gibi donanimlar da uretiyor ama bunlar agirlikla Microsoft'un yazilim teknolojilerini desteklemek icin uretiliyor. Bill Gates, baska sirketlerin yaptigi gibi faaliyet alanlarini dagitmiyor, en iyi oldugu alanda odaklaniyor.
Sir 9: Alcakgonullu bir yasam surmek...Rakiplerinin hemen hepsinin ozel ucagi, ozel yati vs. olmasina karsin Bill Gates oldukca sade bir hayat suruyor. Cimri denilebilecek kadar eli siki. Buna iliskin cok anekdot anlatilir: Ornegin, gittigi otelin park yeri parasini pahali bulunca uzun bir sure sure parasiz bir park yeri arastirmis. Kiraladigi arabayi kullanmadigi sureler icin baskalarina bir daha kiralayarak degerlendirmeye calismis. Uzun bir suure ucaklarin hep ekonomik sinifinda yolculuk yapmis. Bill Gates'in hayatindaki en pahali sey yaklasik 60 milyon dolarlik evi. Bu eve bu kadar para harcamasinin nedeni, luks bir evde yasama isteginden daha cok, gelecegin evi nasil olmali cinsinden bir tartisma yaratmak, kavramlar gelistirmek, Microsoft'un urunlerini test etmek. Buna karsin rakibi Oracle'in baskani Larry Ellison'in bir yati, ucagi ve hatta bir adet de Amerika'da ucuramadigi savas ucagi var. Bir baska ornek, Micrososft'u birlikte kurdugu arkadasi Paul Allen. Paul Allen'in ucagi, yati,jet sosyeteden sevgilileri var ve pahali partileriyle taniyor. Gecen yil verdigi bir parti icin tam 100 milyon dolar harcamisti. Bill Gates'e nicin ucagi, yati vb. lukslerinin olmadigi soruldugunda soyle yanit veriyor: "Oyle yasarsam oyle dusunmeye baslarim ve simdikinden cok farkli bir kisilige sahip olurum. Yeterince calisamam, yeterince uretemem."