12/28/2007

What we look for we see it Sir John Lubbock


What we see depends mainly on what we look for.
Sir John Lubbock 1834-1913, British Statesman, Banker,Naturalist

Bizim neyi gördüğümüz, çoğunlukla neyi aradığımıza bağlıdır.

Beden Dili ve Ebeveynlik


Beden Dili ve Ebeveynlik
Ebeveyn olmak, hiç de kolay değildir. Çocuğumuz için hep en iyisini isterken, bazen günlük yaşamın baskı ve düş kırıklıklarını istemeden de olsa ona yansıtırız.
Çocuklar, ruh halimizi ve davranışımızı çok çabuk kavrarlar. Neden? Çünkü öyle olmaları gerekir. Yaşamın ilk birkaç yılında neredeyse bildikleri her şeyi biz öğretiriz. Dolayısıyla, bu şeyleri çok da fazla çaba göstermek zorunda kalmadan kaparlar.
Şanslıysak, bu ilk gelişim yıllarında çocuğumuzla çok fazla vakit geçiririz ve iş modundan ebeveyn moduna hemen geçmede ustalaşmamışsak, nasıl konuştuğumuz, hareket ettiğimiz ve jestlerimiz, duygularımızı eleverir.
Eşiniz, ortağınız ya da bir başka yetişkinle ofiste, fabrikada, mağazada, vb. geçirdiğiniz kötü bir gün hakkında ne kadar sık konuşursunuz?Birdenbire çocuklar ellerinde Barbie bebekleri ya da Action Man'leri ile içeri dalıp az önce neler yaptıklarını hızlı ve anlaşılmaz bir biçimde anlatırlar. Hâlâ iş modunda olan siz parmağınızla olmaz işareti yapıp "Konuşuyorum, görmüyor musun? Sözümü kesme," anlamında birşeyler söylersiniz. Tanıdık geliyor mu?
Elbette geliyor. Sözler bire bir aynı olmayabilir, ama yaşamınızın bir anında çocuğunuza bu şekilde tepki gösterdiğinize bahse girerim. Ona bağırmanız gerekmez; yalnızca beden dilinizle bile şu anda biraz gergin olduğunuzu ya da sizin dikkatinizi çekmek için uygun bir zaman olmadığını ve kendinizi onunla oynamaya hazır hissedinceye kadar ortadan kaybolması gerektiğini anlar.
Neden? Çünkü çocuklar, yansıttığımız bütün sözsüz ipuçlarını kaparlar. Kulağa çok olağan gelir ve öyledir; ama sevdiğimiz bu minik insanlarla etkileşimde bulunurken kaç kez bu tür şeyler yaparız? Çoğu ebeveynin yanıtı, ne yazık ki, olması gerektiğinden fazla şeklindedir; çünkü, bir ruh halinden diğerine çabuk geçememişizdir.
Çocuklar bizi akıl hocası gibi görerek büyürken, sözel dili öğrenmeden önce bilinçaltındaki beden dilini öğrenirler. Onlarla konuşurken sesimizin tonuyla ilettiğimiz duyguları da öğrenirler.
Sinirli bir sesle bebeğe agucuk yapmaya çalıştığınızı düşünün. Ağzınızdan çıkan bu sert ve yüksek sese bebeğin tepkisi sizce ne olur? İşe yaramaz, değil mi?
Çünkü, bir yeni doğan bu dünyaya adım attığı andan itibaren, etkili yetişkinler, özellikle ebeveynler, yumuşak ve kısık sesle tatlı ve sakin hareketlerle konuşurlar. Dolayısıyla çocuk, bu insanların iyi, rahatlatıcı ve zararsız olduklarını hemen öğrenir.
Aslında çocuklar iki korkuyla doğarlar: düşme ve yüksek ses korkusu. Bunun dışındaki her şeyi biz ya da başkaları öğretir. Buna, kendilerini olumlu ve olumsuz olarak nasıl ifade edecekleri dahildir.
Buna inanmıyorsanız, çocuklarınızı izleyin ve çoğu jest, yüz ifadesi ve hareketinizi denemeye bile çalışmadan taklit ettiklerini görün; şaşıracaksınız. Kaç kez "Tıpkı annen/baban gibisin" dediniz?
Öyleyse, çocuklarınızla konuşurken onlara tepeden bakmayın ve parmak sallayarak ya da ellerinizi göğsünüzde kavuşturarak onları hor görmeyin. Bunun yerine, onlarla yan yana oturun, çocuğunuzu kucağınıza alın ya da onun seviyesine inecek şekilde diz çökün.
Mümkünse, daha yumuşak tonlarda, avuç içleriniz yukarı ve dışa bakacak şekilde konuşun. Bu, insanlara karşı dürüst ve açık olduğumuzda kullandığımız, açık, dürüst ve zararsız bir el jestidir. Günlük konuşmada kendinizi ellerinizin üzerine oturmaktan, ellerinizi cebinize ya da koltuk altlarınıza koymaktan alıkoyamazsınız. Bu anlarda bile söz konusu istek bastırılmalıdır.
Televizyona ya da gazeteye değil, gözlerinin içine bakarak, çocuklarınıza yalnızca onlara odaklandığınızı gösterin. Çünkü aynı anda birden fazla iş yapmada becerikli olsanız da çocuğunuz bunu ilgisizlik olarak algılayacaktır ve söylemek istediğinizi en etkili biçimde söylemeniz mümkün olmayacaktır.
Yetişkinler olarak, ebeveynlerimizin, kardeşlerimizin ve yaşamımızdaki diğer önemli insanların olumlu ve olumsuz etkilerini hissederek yaşarız. Dolayısıyla, çocuğunuza elinizden geldiğince çok sayıda olumlu şey aktardığınızdan emin olun ve günlük yaşamda çocuğunuzla etkili iletişim kurmak için bir iki dakikanızı ayırın.
Bu dünyada çocuktan daha kıymetli birşey yoktur. Onlar paha biçilemezdir; her biri eşsizdir ve geleceğimiz onların elindedir.

Müşteriye neyi nasıl anlatıyorsunuz?Cem Boyner



Müsteriye neyi nasil anlattiginiz çok önemli:
Bununla ilgili çok sevdigim bir sigortaci öyküsü var. Sigortacinin biri orduya gider. Askerler içtimadadir. Baslar anlatmaya:

-"Ben size sigorta satmaya geldim. Sigorta olmayanlar savasa gittiginde beynine bir kursun yerse, ailesi hiç para alamaz; sigortali olanlarin ailesine ise, devlet yüklü bir para öder. Simdi kimler sigorta yaptirmak istiyor ?" Kimseden ses çikmaz. Iki kez daha anlatir ama yine ses çikmaz. Sigortaci gitmek üzereyken kidemli bir Basçavus gelir ve:

-"Bir de ben anlatayim, ben bunlarin dilini konusurum" der ve askerlere seslenir:

-"Beyler, simdi sigorta olup da beynine kursun yiyenlere devletin ne kadar para ödeyeceğini duydunuz mu ?

"-Duyduk" der herkes.

"Simdi siz hesap edin. Bundan sonra ilk çikacak savasta devlet, savasa sigorta olanlari mi, sigortasiz olanlari mi sürer ?"

Cem BOYNER Perakende Günleri 2001

12/19/2007

She without arm, he without leg - ballet - Hand in Hand

Göz yaşartıcı,olağanüstü,inanılmaz dedirtecek kadar göz kamaştıran bir başarı.Kızın bir kolu erkeğinde bir ayağı olmadan sundukları bale gösterisi.

The Pursuit of Happyness Part 2

Bu bölümde de başından neler geçtiği başarıyı nasıl yakaladığı filminin çekim hikayesi.Başarıdan sonra hayatındaki farklılıklar.

The Pursuit of Happyness Part 1

The pursuit of happiness filminin gerçek yaşam öykusu.Amerika da geçen bu olay, çocukluğunda babası tarafından terk edilen üvey babası tarafından işkence edilen,yaşadığı bölgedeki çete üyelerinden biri tarafından tecavüz ediliyor.Evlendikten belirli bir zaman ve olaylar akışından sonra karısı onu terk ediyor.Çocukluğunda yemin ettiği ' benim çocuğum babasını kim olduğunu bilecek';ardından çocuğu ile yaşamış olduğu zorlukarı anlatıyor.

12/18/2007

Siz hala neden Gülümsemiyorsunuz?


ELBERT HUBBARD'IN SÖZLERİ


Gülümseyin. Öyle samimi ve sıcak olun. ki her sıktığınız ele ruhunuzu da katın.

Düşmanlarınızı düşünerek zaman kaybet­meyin,

Korkuya kapılıp hedef değiştirmeyin. Aklınızı hedefinizde yoğunlaştırın.

Güçlü ve yararlı olma düşüncesini zihninizde ya­şattıkça gerçekten de öyle olmaya başladığınızı göreceksiniz. Siz ıs­rar etlikçe fırsatlar çıkacaktır.

Cesur, açıkgöz ve neşeli olun.

Kal­biniz neye bağlanırsa varlığınız onun içeriğine bürünür. Bürüne­ceğiniz içeriği doğru bulun.

Bir gülümsemenin insana hiçbir masrafı yoktur. Bu kadar basit bir sermayeyle elde edebileceğiniz kazançlar ise büyük olabilir.

Kısacık bir ana sığan gülümseme bir hafızada ömür boyu yaşayabilir.

Hiç kimse gülümsemenin getire­ ceği yararları reddedecek denli zengin değildir. Hiç kimse de gü lümsediği için yoksul düşmez.

Gülümseme korkaklara güç, keder­lilere neşe, hastalara sağlık verir. Gülümseme yorgunları dinlendi­rir.

Onu satın alamazsınız, onu dilenemezsiniz, onu çalamazsınız. Onu ancak birisi size gönül rızası ile verebilir. İçten gelmeyen bir gülümsemenin de kimseye yararı olmaz.

Size gülümsemeyen birisine rastlarsanız siz gülümsemenizi esirgemeyiniz. Çünkü gü­lümsemeye en çok gereksinimi olanlar gülümseyemeyenlerdir.

Herkesin sizi sevmesi için ikinci koşul: Gülümseyiniz. Yalnız fo­toğraf çektirirken değil, fotoğraf çekerken de gülümseyiniz

12/17/2007

BİR ÖĞRENCİNİN BANA ÖĞRETTİKLERİ


BİR ÖĞRENCİNİN BANA ÖĞRETTİKLERİ


Kaliforniya'da Long Beach sehrindeki Eyalet Universitesi'nde ogretim uyesi olarak ders verirken, ayni somestrde benim iki dersimi alan bir kiz ogrencim dikkatimi cekmeye baslamisti. Bu genc bayanin su ozelliklerinin farkina varmistim: Her seyden once cok guzel bir kizdi; gozum gayri ihtiyari ona gidiyordu. Ikinci olarak cok iyi bir ogrenciydi; butun sinav ve odevlerde en yuksek notu o aliyordu. Ayrica, cok hanimefendi, cok nezih bir kisiligi vardi. Bolumun bir pikniginde kiz ogrencimin nisanlisiyla tanistim ve itiraf edeyim, ilk aklimdan gecen, 'Armudun iyisini ayilar yer' dusuncesi oldu. Yukarida ozelliklerini saydigim o guzel kizin bana tanistirdigi erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaslarinda, saci biraz dokulmus, sisman denecek kadar toplu,

cirkin, kisa boylu biriydi.Bu kisiye parasi icin yuz vermis olabilecegini dusundum. Daha sonra ogrendim ki, bu genc adamin parasal gucu yok; baska bir universitenin psikolojik danismanlik bolumunde doktora ogrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapip profesor olmak istiyor.

Acaba benim guzel ogrencim bu adamda ne bulmustu? Bir hafta sonra ders cikisi koridorda ogrencimin yanina yaklastim ve Sally adiyla anacagim ogrencimle aramizda soyle bir konusma gecti:'Sally, nisanlinla nasil tanistiginizi merak ediyorum?'Bir kilise faaliyetinde ayni komitede calistik; o zaman tanidim kendisini' Nesi seni etkiledi; hangi ozelliklerini sevdin?Sally, bir Amerikali olarak bu soruyu hic beklemiyordu. Amerikan kulturunde, bu tur sorular kisinin mahremiyetine tecavuz olarak kabul edildiginden pek sorulmaz. Amerikan kulturune gore ben o anda Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'Saskinligi gecince cok icten, gozlerinin ici gulerek, 'O sahane bir insan;o benim kahramanim! Ben ondan cok seyler ogrendim' dedi.O anda ilk hissettigim sey kiskanclik duygusu oldu. Guzel bir kadinin erkegine, 'Sen benim kahramanimsin' duygusu icinde bakmasinin erkege verilmis en buyuk hediye oldugunu hissettim ve anladim. Bu hediyeyi,hayatim boyunca hic almadigimi biliyordum ve o kisiyi kiskandim.'Nasil yani?' dedim.'Frank bir yetimhanede buyumus. Yetim olmanin ne demek oldugunu bildigi icin, universite ogrencisi olunca, yetimhaneden iki cocuga agabeylik yapma karari almis. Haftada on saatini onlara ayiriyor; onlarla bulusup oynuyor,kitap okuyor, onlari muzeye goturuyor. Onlarin iyi gelismesi icin elinden geleni yapiyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatiyor ve Frank simdi aksamlari hastanede kaliyor, geceleri ona bakiyor.

Yuzume tokat yemis gibi oldum. Utandim. Kendime kizdim. Ben guya en yuksek egitim duzeyine gelmis biriydim ve karsimdakini hala dis gorunuse gore yargiliyor ve onu 'ayi' olarak goruyordum. Icimdeki pislikten utandim. Bir sure sonra Sally'nin icinde yetistigi aile ortamini merak etmeye basladim.Soyle bir mantik yuruttum: o adama baktigim zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayilar yer' diye dusundum? Cunku ben, icinde yetistigim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak buyumustum. Icinde yetistigim ortam beni nasil etkilemisse, Sally'nin icinde yetistigi ortam da onu oyle etkilemis olmaliydi.

Birkac hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturdugunu sordum. LosAngeles'in uc yuz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmis. Onun ailesiyle tanismak istedigimi, bunu mumkun olup olamayacagini sordum.'Kendilerine bir sorayim, eminim sizinle tanismak isteyeceklerdir,' dedive iki gun sonra, 'Ailemle konustum; sizinle tanismaktan mutlu olacaklarini soylediler,' dedi. Dort-bes hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yasadigi kasaba yolumun ustundeydi, onlara ugrayabilir, onlarla tanistiktan sonra yoluma devam edebilirdim.Bu planimi Sally'e soyledigimde Sally, 'O gun ben de aileme gidecektim;isterseniz beraber gidebiliriz,' dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltisina gelmemizi soylemisler. Long Beach'ten sabahin altisinda yola ciktik ve dokuz bucuk civarinda Sally'nin agabeyi Brian'in evine vardik.Sally'nin babasi George orada bulusmamizi uygun gormus. Cok guleryuzlu bir aileydi. Brian'in, en ufagi dort yas civarinda dort cocugu vardi.

Ziyaret ettigim bu guleryuzlu sicak ailede, iki olay gercekten dikkatimi cekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babasi George'un torunlariyla konusurken onlarin goz hizalarina inmesiydi. Bunu o kadar dogal yapiyordu ki, artik farkina varilmadan yapilan bir davranis oldugu belliydi. Sally'ye,babasinin torunlariyla hep boyle mi konustugunu sordum. 'Evet' yanitini alinca, kendisi cocukken de babasinin, onunla goz hizasina inerek mi konustugunu sordum. 'Evet, biz boyle biliyoruz. Agabeyim Brian da cocuklariyla boyle konusur; ben de kendi cocuklarimla boyle konusacagim.Biz boyle biliyoruz', dedi. Tuylerim diken diken oldu. Ben universite ogretim uyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlik alanimdi ama uc cocugumdan hicbiriyle goz hizasina inerek konustugumu hatirlamiyordum.Kendime kizdim; sonra kendime kizmaktan da vazgectim, beni yetistirenlere kizdim. Sonra onlara kizmaktan da vazgectim ve butun nesilleri yetistiren kultur ortamina kizdim.Daha sonra kimseye kizmayacagimi anlayarak,oradaki ogr enme firsatindan yararlanmaya karar verdim. Torunlarinin onunde diz cokerek konusan dede George'a 'Beyefendi, cocuklarin goz hizasina inerek konusuyorsunuz!' dedim. Bana biraz saskinlikla gulumseyerek,'Tabii, onlar kucuk insanlar!' yanitini verdi. Oyle bir bakisi vardi ki,bu bakis sanki 'Bu kadar dogal bir sey ki, herhalde bunu herkes yapiyordur; sen yapmiyor musun?' diyordu.O bakisa karsi butun yaptigim, mahcup bir gulumseme oldu.

Bu guleryuzlu sicak ailede dikkatimi ceken ikinci olay, Sally'nin agabeyi Brian'in davranisi oldu. Brian, Pasifik ulkeleriyle ticaret yapan, oldukca varlikli biriydi. Evlerinin buyuklugunden, yuzme havuzundan,ciftliklerinden, arabalarinin turunden ailenin zenginligi belli oluyordu.Kahvaltidan sonra saat on bir dolaylarinda telefon caldi ve Brian bir sure telefonla konustu. Ofisten ariyorlarmis, Koreli bir isadami LosAngeles'ta imis, kendisiyle gorusmek icin helikopterle saat 14'te gelmek istiyormus.Baska bir randevusu oldugunu soyleyerek bu teklifi reddetmis olan Brian, bize durumu soyle acikladi: 'Dort cocugum var ve her hafta biriyle dort saat basbasa geciririm.Bugun dort yasindaki kizim Mary'lerandevum var. Cocuklar cok cabuk buyuyorlar, eger dikkat etmezsen, bir bakiyorsun, buyumusler ve onlarla beraber zaman gecirme olanagi kaybolmus.

Brian'in yasam vizyonunu sormadim, ama davranisindan nelere oncelik verdigi belli oluyordu. Brian icin cocuklari suphesiz en az isi kadar onemliydi. Brian'in yasaminda bununla ilgili bir pismanlik duygusu, bir'keske' olmayacak.Sally'e sordum: 'Baban seninle randevulasir miydi?''Evet', dedi, 'yalniz benimle degil, her cocuguyla sirasiyla basbasa zaman gecirirdi. Ve ilave etti, 'Biz boyle gorduk, boyle biliyoruz. Benim cocugumun da babasi boyle yapacak !'. Gulumseyerek, 'Nereden biliyorsun?'diye sordum.'Biz Frank'le konustuk' diye cevap verdi. Yine icim ciz etti. Daha dogmadan cocugun gelisme ortamiyla ilgili bir bilinc olusmustu.Kendi cocuklarima icim yandi. Evlenmeden onceki bilincimi, kafamin karmasıkligini, evlendigim kiza ettigim eziyetleri ve ondan da acisi, kendi yavrularima cektirdigim acilari dusundum. Biraz daha dusununce kendimin de aci cektigini anladim ve bu sefer kendi cocukluguma icim yandi. Daha sonra babamin, anamin cocukluguna icim yandi. Ve son durak olarak ulkemin tum cocuklarina icim yandi.Yine kimseye kizamayacagimi anlayinca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili dusunmeye karar verdim. Iste degerli okurum; yazdigim kitaplar,verdigim seminerler, hazirladigim televizyon programlari, 'Neyapabilirim?' sorusuna verdigim yanitlarin ogeleridir. Sally'nin icindeyetistigi orta mi gormus ve anlamis biri olarak onun davranislarina simdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, icinde yetistigi ailede, varolusunbes boyutunu da doya doya yasayabilmisti. Cocugun hizasina inerek onunlagoz goze konustugunuz zaman cocuk, 'Sen varsin, sen dogalsin, sendegerlisin, sen guclusun ve sen sevilmeye layiksin', mesaji alir ve cocugun CAN'i beslenir.Cocuguyla randevusuna sadik kalan baba, 'Seninle zaman gecirmek istiyorum,seni ozledim', mesajini guclu olarak verir. Cocuk bu mesaji zihinselolarak degil, sezgisel olarak alir ve aldigi bu sezgisel mesajlarsayesinde cocugun hamuru, 'Ben sevilmeye layik biriyim!' diye yogrulur.Bir ana babanin cocuklarina verebilecegi en buyuk miras, varolusun besboyutunda beslenmis ve buna inanmis guclu bir CAN'dir.

Dogan Cuceloglu

Fizik Sorusu




FİZİK SORUSU
Bu soru Kopenhag'daki bir Üniversitenin fizik sınavından alınmıştır: "Bir gökdelenin yüksekliğini barometre ile nasıl bulursunuz, anlatınız." öğrencilerden birinin cevabı : " Barometrenin ucuna bir ip bağlarsınız. sonra gökdelenin tepesinden asıp sallarsınız. Barometre yere değdiğinde ipin boyuyla barometrenin boyunun toplamı gökdelenin yüksekliğini verecektir." Bu oldukça orijinal cevap hocayı çileden çıkartmaya yetti ve öğrenci dersten kaldı.




Öğrenci cevabının doğruluğu konusunda itirazda bulundu ve Üniversite durumu çözmek için başka bir hoca gönderdi. Bu noktada öğrenci hakkında ne düşünürdünüz? Sizin kararınız ne olurdu? Çocuk kalmalı mı geçmeli mi?




Yeni hoca, cevabın aslında doğru olduğuna fakat kayda değer bir fizik bilgisinin varlığını göstermediğine karar verdi. Sorunu çözmek üzere; Öğrencinin en azından asgari bir temel fizik bilgisi olup olmadığını anlamak için ona altı dakika vererek sorunun sözlü cevabını vermesi kararını aldı. İlk beş dakika genç sessizliğe gömüldü. Alnı düşünceden kırış kırış olmuştu. Hoca zamanın tükenmekte olduğunu hatırlattığında genç çeşitli cevaplarının olduğunu fakat hangisini kullanacağına karar veremediğini söyledi. Tekrar acele etmesi tavsiye edilince genç şöyle cevapladı: "İlk olarak, barometreyi gökdelenin tepesine çıkartıp kenarından aşağı bırakıp yere inene kadar geçen süreyi ölçersiniz. Binanın yüksekliği (H=0,5 x g x t kare) formülü uygulanarak hesaplanabilir. Fakat barometre için kötü bir seçim..." " Veya güneş parlıyorsa, barometrenin yüksekliğini ölçersiniz. Sonra onu bir yere dikip gölge uzunluğunu ve sonra da gökdelenin gölge uzunluğunu ölçebilirsiniz. Bundan sonrası basit bir orantıyı çözmek olacaktır" "Fakat bu konuda çok bilimsel bir cevap istiyorsanız barometrenin ucuna bir sicim bağlayıp onu bir sarkaç gibi sallandırabilirsiniz; önce yer seviyesinde daha sonra da gökdelenin tepesinde. Yüksekliği T=2pi kare kvk (I /g)formülündeki farktan yararlanarak bulabilirsiniz." "Yahut da gökdelenin dışarısında bir yangın çıkış merdiveni varsa barometreyi bir cetvel gibi kullanarak yukarıya çıkarken gökdelenin boyunu barometre yüksekliği biriminden sayıp bunları toplayabilirsiniz." "Eğer ille de SIKICI ve Ortodoks olmak istiyorsanız, tabii ki barometre ile gökdelenin tepesindeki ve yer seviyesindeki basıncı ölçer milibar cinsinden çıkan farkı feet'e çevirebilirsiniz ve yüksekliği bulursunuz." "Ancak bizler daima zihnin bağımsızlığı ve bilimsel metotlar kullanma konusunda teşvik edildiğimiz içindir ki en iyi yol şüphesiz hademenin kapısını çalmak ve yeni bir barometre isteyip istemediğini sorarak gökdelenin yüksekliğini söylemesi durumunda ona bu barometreyi vereceğimizi söylemek olurdu." Şimdi genci dinledikten sonra hala aynı şeyi mi düşünüyorsunuz? Geçmeli mi kalmalı mı? Öğrencinin adı: Niels Bohr, Fizik'te Nobel ödülü kazanan tek Danimarkalı

12/12/2007


Pop şarkıcısı Pınar Aylin, Kelebek'te diyor ki: "İnsan ilişkileri sahte... Etrafıma bakıyorum; genç kızlardan biz yaşta kadınlara kadar herkes, gerçeğini bulamamaktan şikâyetçi...


Annelerimizin zamanındaki ilişkiler mumla aranır hale geldi. Adam gibi adam istiyorum, ama zor; bunu da biliyorum. Çünkü benim dengim, 40 yaş grubudur. E o yaştaki 'adam gibi adamlar'ın çoğu evli... Bir arkadaşım 'Artık ikinci elleri bekleyeceğiz' demişti. Doğru!"


* * *Ananevi erkekler, "İlle de sıfır kilometre olsun" takıntısındayken, 40 yaş grubu kadınlarda "artık" ikinci ele talep oluşması ilginç...


Daha da ilginci, Pınar Aylin'in aynı röportajda, boşanmak için gün saydığını söylemesi...

Yani bir "ikinci el" de kendisi çıkarmak üzere...Böyle bakınca, herkesin bir yandan kendisininkini elden çıkarmaya çalışırken, öte yandan da öbürlerininkine göz attığı, bereketli bir ikinci el araba pazarına benziyor ilişkiler... Üstelik bazıları sadece göz atmıyor, göz koyuyor da...Yakında "Arkadaş arıyorum" sitelerinde şöyle ilanlar okuyacağız:"Bayandan... az kullanılmış, yıpranmamış... takasta kullanılabilir."


* * *Ne oldu da ilişkiler böyle piyasaya düştü, "sahte"leşti?Neden kadınlar "adam gibi adam" bulamamaktan dertli?Annelerimizin zamanındaki ilişkiler nereye gitti?"Artık domatesin bile hakikisi bulunmuyor" demek kolay... Ama işin daha derin boyutları var.


Geçenlerde Van'da dinlediğim bir öyküyü yazmıştım:Köyün en güzel kızı, daha bahçe çitinden ötesini tanımadan çirkin bir delikanlıya kaçmış. Dağın öbür yamacındaki köye gitmişler. Orada yakışıklı oğlanlarla evli kızlar "Niye bu çirkine kaçtın" diye sorunca boyun bükmüş bizimki: "Dünyanın bu kadar büyük olduğunu bilsem, buna kaçar mıydım hiç..."


* * *Çağımız kadını, dünyanın büyüklüğünü fark ediyor giderek... Bir önceki kuşağa göre, erkeklerle daha fazla karşılaşıyor. "Annelerimiz gibi" evlendirildiği erkeğe mahkûm değil artık... Seçenekleri artıyor.Eskisi gibi boyun eğmiyor; itiraz ediyor; beğendiğini de beğenmediğini de söylemekten çekinmiyor. Yeni kadının meydan okuyuşu, asırlık iktidarını kaybeden erkeği ürkütüyor. Erkek, ne istediğini bilen, cesur kadın karşısında nasıl tavır alacağını bilemiyor. Sahteleşiyor.


Öte yandan, iş dünyasındaki rekabete, eş dünyasındaki rekabet ekleniyor.Kentli kadın, ayakları üzerinde durabildikçe yoruluyor, bağımsızlaştıkça yalnızlaşıyor.Sonunda bazıları, Pınar Aylin'in dediği gibi, "ne kadar güçlü olsa da, erkeğin varlığını hissetmek istiyor." Hatta bazen, annesinin dönemindeki rol dağılımını özlemeye başlıyor.* * *Aylin de o rol dağılımı uğruna "mesleğinin zirvesindeyken evliliği seçmiş. Gözü başka bir şey görmemiş."Hata da burada işte... Kadının erkek için kendinden vazgeçmesi, kendisini mutsuz ettiği gibi, ona "mesleğinin zirvesindeyken" âşık olmuş erkeği de soğutuyor."Annelerimiz" için aşk, bir elmanın iki yarısı olabilmekti. Artık kimse yarım kalmak istemiyor.Gün, kendi başına tam elma olmayı başarabilenlerin, aynı dalda yan yana durabilmesinin günüdür.

Can DÜNDAR


Ne kadar sağlıklı idiki annelerimizin dönemindeki ilişkiler?Tek bir tarafın her seyi kabullenmesi ve fedekarlik vermesi.Evet günümüzün kadını daha fazla Dünya'yı tanıyor daha fazla secenekleri olduğunun farkına varıyor.Acaba bu Dünya'yı tanıyan kadınların ne kadarı kendilerine yüklenen dogma ve değerleri kırıp farklı olabiliyor?

Hadi diyelimki kadınlar kırdılar zincirleri biz erkekler bunu ne kadar kabullenebiliriz ki?Kendi kafamızda sahip olduğumuz eş modeli evde,etrafımızda gördüğümüz ev kadını modeli değilmi?Ne kadarımız acaba özgür kadını benimseyip,onu kabullenip destek verecek?

Fark ediyormusun?


Farkında Olmalı İnsan...

Kendisinin,

Hayatın Olayların,

Gidişatın Farkında Olmalı.

Farkı Fark Etmeli, Fark Ettiğini De Fark Ettirmemeli Bazen...

Bir Damlacık Sudan Nasıl Yaratıldığını Fark Etmeli.

Anne Karnına Sığarken Dünyaya Neden Sığmadığını Ve En Sonunda Bir Metre Karelik Yere Nasıl Sığmak Zorunda Kalacağını Fark Etmeli.

Şu Çok Geniş Görünen Dünyanın, Ahirete Nispetle Anne Karnı Gibi Olduğunu Fark Etmeli. Henüz Bebekken "Dünya Benim!"Dercesine Avuçlarının Sımsıkı Kapalı Olduğunu, Ölürken De Aynı Avuçların "Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum İşte!" Dercesine Apaçık Kaldığını Fark Etmeli.

Ve Kefenin Cebinin Bulunmadığını Fark Etmeli.

Baskın Yeteneğini Fark Etmeli Sonra.

Azraillin Her An Sürpriz Yapabileceğini, Nasıl Yaşarsa Öyle Öleceğini Fark Etmeli İnsan Ve Ölmeden Evvel Ölebilmeli. ?

Hayvanların Yolda Kaldırımda Çöplükte Ama Kendisinin Güzel Hazırlanmış Mükellef Bir Sofrada Yemek Yediğini Fark Etmeli.

Eşref-İ Mahlûkat (Yaratılmışların En Güzeli) Olduğunu Fark Etmeli.

Ve Ona Göre Yaşamalı.

Gülün Hemen Dibindeki Dikeni Dikenin Hemen Yanı Başındaki Gülü Fark Etmeli. Evinde 4 Kedi 2 Köpek Beslediği Halde Çocuk Sahibi Olmaktan Korkmanın Mantıksızlığını Fark Etmeli.

Eşine "Seni Çok Seviyorum!" Demenin Mutluluk Yolundaki Müthiş Gücünü Fark Etmeli. Dolabında Asılı 25 Gömleğinin Sadece Üçünü Giydiğini Ama Arka Sokaktaki Komşusunun O Beğenilmeyen Gömleklere Muhtaç Olduğunu Fark Etmeli.

Zenginliğin Ve Bereketin Sofradayken Önünde Biriken Ekmek Kırıntılarını Yemekte Gizlendiğini Fark Etmeli.

FARK ETMELİ.

Ömür Dediğin Üç Gündür, Dün Geldi Geçti Yarın Meçhuldür, O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,O Da Bugündür.

Fikirlerinizle Başkalarını Etkilemek


İş yaşamında fikirlerinizle başkalarını etkilemek, anlattıklarınızın karşınızdaki tarafından algılanmasını sağlamak, başarı için önemlidir. Stanford Üniversitesi'nden profesör Chip Heath, fikirlerin akılda kalabilmesi için aşağıdaki özelliklerde olması gerektiğini söylüyor:

- Basit: Mesajınız ne kadar kısa ve derinse, o kadar kolay hatırlanır.

- Beklenmedik: Düşünerek kolayca bulunabilecek mesajlar iz bırakmaz. Mesajınızın beklenmedik, farklı olmasını sağlamanız gerekir.

- Somut: Soyut kavramlar akılda kalmaz. "Teknoloji yarışında hedefe odaklanarak takım oyunuyla başarıyı kazanacağız." ile "Bu yıl aya gideceğiz." mesajları, benzer hedefler için kullanılsalar da, ikincisi daha kalıcıdır

- Güvenilir: Anlatan kişinin, verdiği mesajla ilgili güveni sağlıyor olması gerekir. "Sizin bu konuda deneyiminiz nedir?" sorusu mutlaka yanıtlanabilmelidir.

- Duygusal: Dinleyicilerin duygularını harekete geçiren mesajlar, onları etkiler.

- Öykü içeren: Araştırmalar, herhangi bir durumu aklımızda canlandırdığımızda, çok daha kolay anladığımızı gösteriyor. Konuyla ilgili aktaracağınız olay ya da öyküler, akılda kalıcılığı artırır.

Seyirci Kalanlar


Dünya, Kötülük yapanlar yüzünden değil, sayıları daha çok olduğu halde, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.

Albert Einstein.

12/11/2007


Quality is everyone's responsibility.W. Edwards Deming

Kalite, herkesin sorumluluğudur.

Fıkra Turkler ve Allah


Bir gun melekler telas icinde Allah'ın yanına cıkmıs, yerlerinde duramaz bir sekilde Melekler - Allahım Allahım, Amerika ile ingilizler savasa girdi yardım yapmalıyız Allah - AA dert etmeyin onlar islerini bilirler bırakın kendi hallerine demis. Aradan bir iki gun gecmis melekler yine telasla gelmis ve Melekler - Allahım bu seferde Fransa savasa katıldı hemen mudahale etmeliyiz.. Allah - Karısmayınnn onlar islerini bilirler - demis. Aradan bir iki gün gecince yine melekler apar topar solugu Allah!ın katında almıslar ve melekler - Aman Allahım, bu seferde Turkler savasa katıldı. Allah - Olamaz hemen bana tüm silahlarımı getirin kusanmalıyız, onlar herseyi bana havale ederler....:)

Who You Are


You are what you think. You are what you go for. You are what you do.Bob Richards

Siz, ne düşündüğünüz, nereye hedeflediğiniz,ne yaptığınızsınız.

12/10/2007

Steve Jobs - Aç Kal Budala Kal (Alt Yazili)

Steve Jobs - Aç Kal Budala Kal (Alt Yazili)
Video sent by morketing

Thank you. I'm honored to be with you today for your
commencement from one of the finest universities in
the world. Truth be told, I never graduated from
college and this is the closest I've ever gotten to a
college graduation.

Today I want to tell you three stories from my life.
That's it. No big deal. Just three stories. The first
story is about connecting the dots.

I dropped out of Reed College after the first six
months but then stayed around as a drop-in for another
eighteen months or so before I really quit. So why did
I drop out? It started before I was born. My
biological mother was a young, unwed graduate student,
and she decided to put me up for adoption. She felt
very strongly that I should be adopted by college
graduates, so everything was all set for me to be
adopted at birth by a lawyer and his wife, except that
when I popped out, they decided at the last minute
that they really wanted a girl. So my parents, who
were on a waiting list, got a call in the middle of
the night asking, "We've got an unexpected baby boy.
Do you want him?" They said, "Of course." My
biological mother found out later that my mother had
never graduated from college and that my father had
never graduated from high school. She refused to sign
the final adoption papers. She only relented a few
months later when my parents promised that I would go
to college.

This was the start in my life. And seventeen years
later, I did go to college, but I naïvely chose a
college that was almost as expensive as Stanford, and
all of my working-class parents' savings were being
spent on my college tuition. After six months, I
couldn't see the value in it. I had no idea what I
wanted to do with my life, and no idea of how college
was going to help me figure it out
, and here I was,
spending all the money my parents had saved their
entire life. So I decided to drop out and trust that
it would all work out OK. It was pretty scary at the
time, but looking back, it was one of the best
decisions I ever made. The minute I dropped out, I
could stop taking the required classes that didn't
interest me and begin dropping in on the ones that
looked far more interesting.

It wasn't all romantic. I didn't have a dorm room, so
I slept on the floor in friends' rooms. I returned
Coke bottles for the five-cent deposits to buy food
with,
and I would walk the seven miles across town
every Sunday night to get one good meal a week at the
Hare Krishna temple. I loved it. And much of what I
stumbled into by following my curiosity and intuition
turned out to be priceless later on.
Let me give you
one example.

Reed College at that time offered perhaps the best
calligraphy instruction in the country. Throughout the
campus every poster, every label on every drawer was
beautifully hand-calligraphed. Because I had dropped
out and didn't have to take the normal classes, I
decided to take a calligraphy class to learn how to do
this. I learned about serif and sans-serif typefaces,
about varying the amount of space between different
letter combinations, about what makes great typography
great. It was beautiful, historical, artistically
subtle in a way that science can't capture, and I
found it fascinating.

None of this had even a hope of any practical
application in my life. But ten years later when we
were designing the first Macintosh computer, it all
came back to me, and we designed it all into the Mac.
It was the first computer with beautiful typography.
If I had never dropped in on that single course in
college, the Mac would have never had multiple
typefaces or proportionally spaced fonts, and since
Windows just copied the Mac, it's likely that no
personal computer would have them.

If I had never dropped out, I would have never dropped
in on that calligraphy class and personals computers
might not have the wonderful typography that they do.

Of course it was impossible to connect the dots
looking forward when I was in college, but it was
very, very clear looking backwards 10 years later.
Again, you can't connect the dots looking forward. You
can only connect them looking backwards, so you have
to trust that the dots will somehow connect in your
future.
You have to trust in something--your gut,
destiny, life, karma, whatever--because believing that
the dots will connect down the road will give you the
confidence to follow your heart, even when it leads
you off the well-worn path, and that will make all the
difference.

My second story is about love and loss. I was lucky. I
found what I loved to do early in life
. Woz and I
started Apple in my parents' garage when I was twenty.
We worked hard and in ten years, Apple had grown from
just the two of us in a garage into a $2 billion
company with over 4,000 employees. We'd just released
our finest creation, the Macintosh, a year earlier,
and I'd just turned thirty, and then I got fired. How
can you get fired from a company you started? Well, as
Apple grew, we hired someone who I thought was very
talented to run the company with me, and for the first
year or so, things went well. But then our visions of
the future began to diverge, and eventually we had a
falling out. When we did, our board of directors sided
with him, and so at thirty, I was out, and very
publicly out. What had been the focus of my entire
adult life was gone, and it was devastating. I really
didn't know what to do for a few months
. I felt that I
had let the previous generation of entrepreneurs down,
that I had dropped the baton as it was being passed to
me. I met with David Packard and Bob Noyce and tried
to apologize for screwing up so badly. I was a very
public failure and I even thought about running away
from the Valley. But something slowly began to dawn on
me. I still loved what I did
. The turn of events at
Apple had not changed that one bit. I'd been rejected
but I was still in love. And so I
decided to start
over.


I didn't see it then, but it turned out that getting
fired from Apple was the best thing that could have
ever happened to me
. The heaviness of being successful
was replaced by the lightness of being a beginner
again, less sure about everything
. It freed me to
enter one of the most creative periods in my life.
During the next five years I started a company named
NeXT, another company named Pixar and fell in love
with an amazing woman who would become my wife. Pixar
went on to create the world's first computer-animated
feature film, "Toy Story," and is now the most
successful animation studio in the world.

In a remarkable turn of events, Apple bought NeXT and
I returned to Apple and the technology we developed at
NeXT is at the heart of Apple's current renaissance,
and Lorene and I have a wonderful family together.

I'm pretty sure none of this would have happened if I
hadn't been fired from Apple. It was awful-tasting
medicine but I guess the patient needed it. Sometimes
life's going to hit you in the head with a brick.
Don't lose faith. I'm convinced that the only thing
that kept me going was that I loved what I did. You've
got to find what you love, and that is as true for
work as it is for your lovers. Your work is going to
fill a large part of your life, and the only way to be
truly satisfied is to do what you believe is great
work
, and the only way to do great work is to love
what you do
. If you haven't found it yet, keep
looking, and don't settle.
As with all matters of the
heart, you'll know when you find it, and like any
great relationship it just gets better and better as
the years roll on.
So keep looking. Don't settle.


My third story is about death. When I was 17 I read a
quote that went something like "If you live each day
as if it was your last, someday you'll most certainly
be right."
It made an impression on me, and since
then, for the past 33 years, I have looked in the
mirror every morning and asked myself, "If today were
the last day of my life, would I want to do what I am
about to do today?"
And whenever the answer has been
"no" for too many days in a row,
I know I need to
change
something. Remembering that I'll be dead soon
is the most important thing I've ever encountered to
help me make the big choices in life
, because almost
everything--all external expectations, all pride, all
fear of embarrassment or failure--these things just
fall away in the face of death, leaving only what is
truly important. Remembering that you are going to die
is the best way I know to avoid the trap of thinking
you have something to lose. You are already naked.
There is no reason not to follow your heart
.

About a year ago, I was diagnosed with cancer. I had a
scan at 7:30 in the morning and it clearly showed a
tumor on my pancreas. I didn't even know what a
pancreas was. The doctors told me this was almost
certainly a type of cancer that is incurable, and that
I should expect to live no longer than three to six
months. My doctor advised me to go home and get my
affairs in order, which is doctors' code for "prepare
to die." It means to try and tell your kids everything
you thought you'd have the next ten years to tell
them, in just a few months. It means to make sure that
everything is buttoned up so that it will be as easy
as possible for your family. It means to say your
goodbyes.

I lived with that diagnosis all day. Later that
evening I had a biopsy where they stuck an endoscope
down my throat, through my stomach into my intestines,
put a needle into my pancreas and got a few cells from
the tumor. I was sedated but my wife, who was there,
told me that when they viewed the cells under a
microscope, the doctor started crying, because it
turned out to be a very rare form of pancreatic cancer
that is curable with surgery. I had the surgery and,
thankfully, I am fine now.

This was the closest I've been to facing death, and I
hope it's the closest I get for a few more decades.
Having lived through it, I can now say this to you
with a bit more certainty than when death was a useful
but purely intellectual concept
. No one wants to die,
even people who want to go to Heaven don't want to die
to get there, and yet, death is the destination we all
share.
No one has ever escaped it. And that is as it
should be, because death is very likely the single
best invention of life
. It's life's change agent; it
clears out the old to make way for the new. right now,
the new is you. But someday, not too long from now,
you will gradually become the old and be cleared away.
Sorry to be so dramatic, but it's quite true. Your
time is limited, so don't waste it living someone
else's life. Don't be trapped by dogma, which is
living with the results of other people's thinking.
Don't let the noise of others' opinions drown out your
own inner voice, heart and intuition. They somehow
already know what you truly want to become. Everything
else is secondary.


When I was young, there was an amazing publication
called The Whole Earth Catalogue, which was one of the
bibles of my generation. It was created by a fellow
named Stuart Brand not far from here in Menlo Park,
and he brought it to life with his poetic touch. This
was in the late Sixties, before personal computers and
desktop publishing, so it was all made with
typewriters, scissors, and Polaroid cameras. it was
sort of like Google in paperback form thirty-five
years before Google came along. I was idealistic,
overflowing with neat tools and great notions. Stuart
and his team put out several issues of the The Whole
Earth Catalogue, and then when it had run its course,
they put out a final issue. It was the mid-Seventies
and I was your age. On the back cover of their final
issue was a photograph of an early morning country
road, the kind you might find yourself hitchhiking on
if you were so adventurous. Beneath were the words,
"Stay hungry, stay foolish." It was their farewell
message as they signed off. "Stay hungry, stay
foolish." And I have always wished that for myself,
and now, as you graduate to begin anew, I wish that
for you. Stay hungry, stay foolish.

Thank you all, very much.

*********Türkçesi*****************************
Steve Jobs/FORTUNE Apple'ın yaratıcısı ve CEO'su Steve
Jobs Stanford Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada
öğrencilere, başkalarını değil kendi iç seslerini
dinleyerek hayatta sevdikleri ve inandıkları yolda her
ne pahasına olursa olsun kararlılıkla ilerlemelerini
tavsiye etti. Okullarda diploma törenlerinde yapılan
konuşmalar genellikle eğlenceli ve sabun köpüğü gibi
olur. Ancak Steve Jobs'un Haziran ayında Stanford
Üniversitesi'nde yaptığı konuşma yazın bu son
günlerinde bile hala yankı bulmaya devam ediyor. Apple
Computer'ın ve Pixar Animation Studios'un CEO'su
konuşmasında sadece Stanford öğrencilerini değil aynı
zamanda sözlerini web sitelerine koyan, blog'larda
tartışan ve e-mail aracılığıyla tüm dünyaya yayan
Silicon Vadisi'ndeki teknoloji uzmanlarını ve
başkalarını da ilgilendiren üç hayat dersi verdi.
Aşağıda Steve Jobs'un konuşmasının tam metni yer
alıyor.


"Aç kalın, çılgın olun"



Dünyanın en önemli üniversitelerinden birinin diploma
töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum.
Ben üniversite mezunu değilim. Doğrusunu söylemek
gerekirse, ilk kez bu vesileyle mezuniyete bu derece
dahil olma fırsatını yakalamış oldum. Bugün hayatımla
ilgili üç hikaye anlatmak istiyorum. Hepsi bu. Büyük
sözler değil. Sadece üç hikaye.

İlk hikaye noktaların birleştirilmesi hakkında; ilk
altı ayın ardından Reed College'dan ayrıldım ancak
okulla tam olarak bağımı koparmadan önce de bir 18 ay
kadar ortalıkta dolandım. Peki niçin ayrıldım?


Tüm bunlar daha ben doğmadan başladı. Biyolojik annem
üniversite öğrencisi olan, genç, bekar bir kadındı;
beni evlatlık vermeyi kararlaştırdı. Kendisi çocuğunun
bir üniversite mezunu tarafından evlat edinileceğinden
o derece emindi ki her şey benim doğumdan itibaren bir
hukukçu ve karısı tarafından evlat edineceğim şeklinde
ayarlanmıştı. Ancak bir şey hesaplanmamıştı: Dünyaya
geldiğimde beni evlat edinecek olan çift son dakikada
bir kız çocuk üzerinde karar kıldı. Bu durumda bekleme
listesinde olan ebeveynlerime gecenin ortasında bir
telefon geldi: "Beklenmedik bir şekilde bir erkek
çocuğumuz oldu; onu istiyor musunuz?" Aldıkları cevap
"tabii ki" oldu. Ancak daha sonra biyolojik annem,
annemin üniversite mezunu olmadığını, babamın ise
liseyi bile bitirmediğini öğrendi. Bunun üzerine
evlatlık verme kararından caydı. Ancak birkaç ay sonra
ebeveynlerim beni üniversiteye göndereceklerine dair
söz verince razı oldu.

Üniversiteden terk

Ve ben doğduktan 17 yıl sonra üniversiteye gittim. Ama
safça Stanford kadar pahalı bir üniversite seçtiğimden
işçi olan annem babamın bütün birikimi okul
masraflarımı karşılamak için harcandı. Altı ay sonra
bunun bir anlamı olmadığını fark ettim. Hayatta ne
yapmak istediğimle ilgili hiçbir fikrim yoktu ve
okulun da bu konuda bana nasıl yardımcı olacağını
bilmiyordum. Yalnızca anne babamın birikimlerini
harcamakla meşguldüm. Böylece okulu bırakmaya karar
verdim; o sıralarda bu kararı verirken biraz
kaygılıydım ama şimdi geriye dönüp baktığımda en doğru
kararlarımdan biri olduğunu görüyorum.
Okuldan ayrıldığım günler pek de romantik değildi.
Artık yurtta kalamıyordum; arkadaşlarımın odalarında
yerde yatmaya başladım. Yiyecek satın almak için Cola
kutularını 5 sente satıyor, haftada bir Hare Krishna
mabedinde iyi bir yemek yiyebilmek amacıyla her pazar
geceleri kentte yedi mil yol yürümek sorunda
kalıyordum. Ama bunu sevdim. Özellikle de merak ve
sezgilerimin izinden giderek düşe kalka yaşadığım o
süreç daha sonrası için paha biçilmez bir değere sahip
oldu. Şimdi size bu konuda bir örnek vereyim.

Kaligrafi dersinin Mac tasarımındaki rolü;

O sıralarda Reed College ülkenin en iyi kaligrafi
eğitimini veriyordu. Artık okuldan ayrıldığım ve
derslere girme zorunluluğum olmadığı için kaligrafi
kurslarına katılmaya karar verdim. Burada
öğrendiklerim tek kelimeyle mükemmel, tarihsel ve
bilimin algılamayacağı derecede sanatsal bir inceliğe
sahipti; tam anlamıyla büyülenmiştim.
Aslında kaligrafi kursunda öğrendiklerimin gerçek
hayatta pratik bir karşılığı olacağı umudum yoktu.
Ancak 10 yıl sonra ilk Macintosh bilgisayarını
tasarladığımızda hepsini hatırladım. Böylece güzel bir
yazı ve baskısı olan ilk bilgisayarı yarattık. Eğer
üniversitede o kurslara gitmemiş olsaydım, Mac'in bu
derece çeşitli yazı türleri ya da bu derece orantılı
aralıklı fontları olmayacaktı. Ve de Windows'un Mac'i
taklit ettiği hesaba katıldığında hiçbir masaüstü
bilgisayarı bunlara sahip olamayacaktı. Tabii ki,
üniversitedeyken bu noktalar arasında bağıntı kurmak
mümkün değildi. Ancak on yıl sonra geriye dönüp
baktığımda bu bağlantıları kurabiliyorum.


Öte yandan, geleceğe bakarak da noktaları
birleştiremezsiniz; yalnızca geriye bakarak bunları
birleştirebilirsiniz. Bu nedenle noktaların bir
şekilde geleceğinizi şekillendireceğini bilmelisiniz.
Yani bir şeye inanmalısınız- yazgınız, yaşamınız,
karma, her neyse... Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yarı
yolda bırakmadığı gibi hayatımın farklı olmasını da
sağladı.

Apple'dan kopuş


İkinci hikayem sevgi ve kaybetmekle ilgili. Erken
yaşta neyi sevdiğimin bilincine vardığım için
şanslıydım. Woz ve ben anne babamın evinin garajında
Apple'ı yapmaya başladığımızda 20 yaşındaydım. Çok
çalıştık ve on yıl içinde ikimizin bir garajda kurduğu
Apple 4 bini aşkın çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir
şirkete dönüştü. Bir yıl önce en güzel ürünümüz olan
Macintosh'u yaratmıştık ve ben de 30 yaşıma basmıştım.
Ancak daha sonra kovuldum. İnsan kendi kurduğu bir
şirketten kovulabilir mi? Apple gittikçe büyüdüğünden
şirketi benle beraber yönetebilecek yeteneğe sahip
olduğunu düşündüğüm birisini işe aldık ve ilk yıl her
şey iyi gitti. Ancak daha sonra gelecekle ilgili
görüşlerimizde farklılıklar ortaya çıktı ve kaçınılmaz
olarak bir tartışma yaşandı. Bunun üzerine yönetim
kurulumuz ondan yana çıktı.

Böylece 30 yaşımda kovuldum. Ve de bu, herkesin gözü
önünde, gürültülü patırtılı bir şekilde gerçekleşti.
Gençliğimi adadığım her şey elimden gitmişti ve bu çok
yıkıcı bir şeydi.
Birkaç ay ne yapacağımı bilemeden ortalıkta dolaştım
durdum. Bir önceki girişimci kuşağı hayal kırıklığına
uğrattığımı hissediyordum; bana verilen bayrağı
elimden düşürmüştüm. David Packard ve Bob Noyce'la bir
araya geldim ve her şeyi berbat ettiğim için özür
diledim. Apple'dan ayrılmam kamuoyunun gözünde tam bir
başarısızlıktı; bu nedenle Silicon Vadisi'nden bile
ayrılmayı planlıyordum. Ancak yavaş yavaş bir şeyler
kafamda netleşmeye başladı - yaptığım şeyi hala
seviyordum. Apple'da yaşananlar bu gerçeği
değiştirmemişti. Reddedilmiştim ama hala aşıktım.
Böylece yeniden başlamaya karar verdim.
O sıralarda henüz farkında değildim ama Apple'dan
kovulmam aslında başıma gelebilecek en iyi şeydi.
Başarılı olmanın ağırlığı yerini tekrar başlamanın
hafifliğine, her şeyden daha az emin olmaya
bırakmıştı. Hayatımın en yaratıcı dönemlerinden birine
girmemi sağladı.
Daha sonraki beş yıl içinde NeXT'i ve Pixar adlı bir
başka şirketi kurdum; ayrıca karım olacak olağanüstü
bir kadınla tanıştım. Pixar'da dünyanın ilk bilgisayar
animasyonlu filmi olan "Toy Story" yaratıldı; halen
şirket dünyanın en başarılı animasyon film stüdyosu.
Öte yandan, Apple'ın NeXT'i satın alması da bir dönüm
noktası oldu ve ben böylece yeniden Apple'a döndüm;
NeXT'te yarattığım teknoloji Apple'ın halihazırdaki
yeniden doğuşunun merkezindedir.
Şuna eminim ki, Apple'dan kovulmasaydım bunlardan hiç
biri olmayacaktı. Bu belki acı bir ilaçtı ama hastanın
iyileşmesi için bunu alması gerekiyordu. Bazen hayat
sopayla kafanıza vurur. Ama inancınızı hiçbir zaman
yitirmeyin. Beni ayakta tutan tek şey yaptığım şeyi
sevmemdi. Neyi sevdiğinizi bilmelisiniz. Bu
sevgilinizi seçmeniz kadar işinizi seçmenizde de
önemli bir etken. İş hayatınızın büyük bir bölümünü
kaplıyor ve gerçekten tatmin olmanız için de
yaptığınızın gerçekten önemli olduğuna inanmak
zorundasınız. Eğer neyi sevdiğinizi bulamadıysanız
aramaya devam edin. Yerleşmeyin. Her şey gönülle
ilgili olduğu için bulduğunuzda zaten anlayacaksınız.
Ve de tüm sağlam ilişkiler gibi bu tür ilişkiler de
yıllar geçtikte iyileşir. Bu nedenle buluncaya kadar
arayın. Yerleşik olmayın.

Ölümle burun buruna


Üçüncü hikayem ölümle ilgili. 17 yaşındayken şuna
benzer bir şey okuduğumu hatırlıyorum:"Her günü son
gününüzmüş gibi yaşarsanız birgün mutlaka doğru
yaptığınızı anlayacaksınız". Bu söz beni çok etkiledi
ve geçen 33 yıl boyunca her sabah aynaya bakıp kendime
şu soruyu sordum:"Eğer bugün hayatımın son günü
olsaydı bugün yapmak istediğimi yapar mıydım?" Ve eğer
uzun süre üst üste hayır cevabını vermişsem bir
şeylerin değişmesi gerektiğinin bilincine varmış
oluyordum.
Birgün öleceğimi unutmamak hayatta önemli seçimler
yapmamda çok önemli bir rol oynadı. Çünkü ölüm
karşısında her şey, tüm beklentileriniz, kaygılarınız,
başarısızlıklarınız ya da övünçleriniz anlamını
yitiriyor ve tek bir gerçekle karşı karşıya
kalıyorsunuz. Öleceğinizi her zaman hatırlamak
kaybetme korkusu tuzağına düşmenizi engelleyen en
önemli etkendir. Zaten çıplaksınız. Bu nedenle
kalbinizin sesini dinlememeniz için hiçbir neden yok.
Bir yıl kadar önce bana kanser teşhisi kondu.
Pankreasımda bir tümör vardı. O zamana kadar
pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar
bunun tedavi edilemeyecek bir kanser türü olduğunu
söylediler, en fazla 3 ila 6 aylık bir ömür biçtiler.
Doktorum bana evime gidip bir an önce yarım kalan
işlerimi halletmemi tavsiye etti. Yani kibarca "ölmeye
hazırlan" dedi.
Kanser teşhisi konduğu gün boyunca bu sözler kulağımda
çınladı durdu. Daha sonra aynı gün akşama doğru
pankreasıma endoskopi yapıldı ve tümörden birkaç hücre
alındı. Beni bayıltmışlardı ama operasyon sırasında
yanımda bulunan karım, aldıkları hücreleri mikroskopta
inceleyen doktorların birden sevinçle haykırmaya
başladıklarını çünkü cerrahi bir müdahaleyle
iyileşebilecek, çok ender rastlanan bir pankreas
kanseri türünü belirlediklerini anlattı. Ameliyat
oldum ve şimdi iyiyim.
İlk kez ölüme bu kadar yaklaşmıştım ve umarım daha
uzun yıllar boyunca da bir daha tekrar yaklaşmam.
Şimdi bu süreci çok yakıcı bir şekilde yaşadığım için
ölümün yararlı ancak salt düşünsel bir kavram olduğuna
inandığım zamanlardan daha gerçekçi bir şekilde şunu
söyleyebilirim ki, kimse ölmek istemez. Hatta cennete
gitmeyi arzulayanlar bile ölmek istemezler. Yine de
ölüm hepimizin kaçınılmaz olarak gideceği son durak.
Ve bu özelliyle de Ölüm belki de Yaşam'ın en güzel tek
buluşu. Ölüm Yaşam'ın değiştirici etkeni. Eskiyi
süpürüp yenisine yol açıyor. Şimdi yenisiniz ama bir
gün eskiyecek ve ortalıktan kaldırılacaksınız. Bu
kadar dramatik konuştuğum için özür dilerim ama bu bir
gerçek.

"Başkasının hayatını yaşamayın"


Zaman kısıtlı, bu nedenle başkasının hayatını
yaşayarak harcamayın. Başka insanların düşüncelerinin
sonucu olan dogmaların tuzağına düşmeyin. Başkalarının
fikirlerinin gürültüsünün iç sesinizi bastırmasına
izin vermeyin. Ve de en önemlisi, kalbinizin ve
sezgilerinizin sesini dinleyin. Onlar bir şekilde ne
olmak istediğinizi biliyorlar. Geri kalan her şey
ikincildir.


Gençlik yıllarımda son derece büyüleyici "The Whole
Earth Catalog" adında bir yayın vardı; bu o dönemde,
benim kuşağımın adeta İncil'iydi. Stewart Brand adlı
birisi tarafından yaratılmış ve şiirsel dokunuşuyla
hayata geçirilmişti. PC ve masaüstü yayıncılığının
henüz gündemde olmadığı 1960'lı yıllardı; her şey
daktilolar, makaslar ve polaroid kameralarla
yapılıyordu. Bir tür kağıt üzerinde Google söz
konusuydu; 35 yıl sonra da Google doğdu.
Stewart ve ekibi "The Whole Earth Catalog"un pek çok
sayısını yayımladılar ve artık sürecini tamamladığına
inandıkları gün de son sayısını çıkardılar. Bu, 70'li
yılların ortalarıydı ve o zamanlar ben siz
yaşlardaydım. Son sayının arkasında, maceraperestseniz
sizin de karşılaşabileceğiniz, sabah erken saatlerde
çekilmiş bir köy yolunun fotoğrafı vardı. Fotoğrafın
altında da şu sözler yer alıyordu:"Aç kalın. Çılgın
olun." Bu sözler onların veda mesajıydı. Ben her zaman
bunu kendime diledim. Ve şimdi, buradan mezun olup
yeni bir hayata başlayan sizlere de aynı dilekte
bulunuyorum.

Aç kalın. Çılgın olun.


Teşekkür ederim.

12/04/2007

Başkasını Suçlamak Özdeyiş


A man can fail many times, but he isn't a failure until he begins to blame someone else.

John Burroughs

Bir insan, birçok defa başarısız olabilir,o başarısız değildir, ta ki başka birisini suçlamaya başlayıncaya kadar.

Yükünün altında eziliyormusun?



HAMAL Eski zamanlardı. Yolların olmadığı zamanlar... Demek ki fakirdi bizim gibi çoğunluk, bu nedenle taşınacak yüklere talip olacak hamallar bulmak zor olmuyordu...
Yanımdaki hamalla yola çıktık. İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği...
Diyordum ki içimden 'Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!..' Nitekim çok geçmeden dedi ki: 'Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!...
'Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!..' Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü.
Salarken yükünün ipini 'Sen de dinlen hadi' dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe.
Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum.O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum.
Bir saat kadar sonra yine durdu, oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında... 'Yükünü indirip sen de dinlen', demesine aldırmadım, ona daha çok kızdım...
Sonra yine durdu. Bana da 'dinlenmemi' söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım saat sonra 'dinlenelim mi' diye sordu, aksi aksi başımı salladım... Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü. Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı.
Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım... Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek;'Hadi kalk, dedi. Bana yaslan.
Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz.' Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana. 'Ben yılların hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda... Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu, anlattığım bu insanlara ait...
Halbuki bir yükü 'taşımak' bizim işimiz, 'altında ezilmek' değil!.. Unutma ki bir yük , taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem. Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma... Akşamları bırak ve hafifle... Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü. Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil.
Çünkü yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler...

12/03/2007

Terübe


" Tecrübe, herkesin hatalarına verdiği addır. "