11/16/2008

Aşka Duyduğun Sadakat

Bazen aşkına duyduğun sadakat arkadaşına duyduğun sadakatten baskın çıkabilir.Bu senin elinde değildir.Sihirli bir el tarafından yönetiliyor gibi çaresiz kalırsın.Bunu neden böyle yapıyorum diye sorarsın kendine ama yoktur bunun cevabı.

Nejdet Ahmet ile konusurken.
Hatırla Sevgili

11/13/2008

Zeka ve Yetenek Yetmiyor- Melih Arat

Zeka ve Yetenek Yetmiyor

Posted by: "Melih Arat" melih@meliharat.com meliharatcom

Fri Nov 7, 2008 7:50 pm (PST)

Zeka ve Yetenek Yetmiyor

Melih Arat

Değerli dostum Mevlüt Aksan telefon açıyor: "Bugünün gençleri ile
20.yüzyılın yıldızları arasında büyük farklar var." diyor. "Yıldız Kenter,
Müşfik Kenter, Leyla Gencel, Suna Pekuysal ve onların akranları ile, günümüz
gençleri arasında radikal farklar var. Bu sanatçılar kendilerini
yetiştirmek, belirli bir rolü oynamak, belirli bir şarkıyı en iyi, en
mükemmel şekilde söylemek için inanılmaz çaba göstermişler. Suna Pekuysal,
bir oyunda belirli bir tiplemeyi canlandırabilmek için günlerce o tipin
konuştuğu diyalekti ve o bölgenin konuşma ağzını tutturabilmek için günlerce
çalışmıştır. Genel olarak o kadar çok çalışmıştır ki, fiziksel
dezavantajları ufak tefek kambur bir insan olmasını önemsizleşmiştir.
Gösterdiği süper performans, dezavantajları
nı gölgede bırakmıştır. Yıldız
Kenter ve Müşfik Kenter, sadece Türkiye'nin değil, yurt dışında da saygın
uluslararası oyunlar oynayan tiyatro yıldızlarıdır. Onların da çeşitli
oyunlar için inanılmaz bir çaba gösterdikleri bilinmektedir." Leyla Gencel,
yeteneği ve müthiş çalışkanlığı ile tüm dünyanın kabul ettiği gelmiş geçmiş
en büyük opera sanatçılarından biri olmuştur. Amerika'da, Avrupa'da geniş
hayran kitleleri yaratmışlardır. Her bir sanatçı, deyim yerindeyse bir ödül
koleksiyoncusudur. Aldıkları ulusal ve uluslararası ödüller, kariyerlerinin
ve çalışkanlıklarının sonucudur. Bu arada farkındaysanız, bu ödüller
yeteneklerinin değil, çalışkanlıklarının bir ispatıdır diyorum. Çünkü
yetenek ve zeka, tek başına bir insanı dünya çapında bir insan yapmıyor.
Projeler için çokça çalışmak gerekiyor. Bir konserinde Fazıl Say, çalması
bir saatten fazla süren bir eseri, üç aya yakın süre çalıştığını, buna
rağmen hala istediği gibi çalamadığını söylüyordu. Yetenek, ancak çok
çalışmayla parlıyor; yıldızlaşıyor.

21. Yüzyıldaki Türk gençliğinin çalışmayla ilişkisi nedir diye baktığımızda,
ortalama bir genç çalışma olmadan ödül arıyor. "Çok çalışmadan üniversiteye
gireyim. Çok çalışmadan iyi bir işe gireyim. Çok çalışmadan yabancı dil
öğreneyim. Çok çalışmadan güzel bir evim ve arabam olsun. Çok çalışmadan
dünyayı gezeyim." istiyor. Bu düşünce ve anlayışın elbette yukarıda adları
geçen ve geçmeyen yıldız sanatçıların genel performansları ile ilgisi ve
orantısı yok. Çünkü "çok çalışmadan üniversiteye gireyim" yaklaşımıyla,
değil dünya çapında bir performans, üniversiteye girmek bile mümkün değil.

Acı çekmeden ve bedelini ödemeden, başarı ve dünya çapında başarı mümkün
değil. Eskiden "dayınızın kim olduğu, amcanızın kim olduğu" önemli denirdi.
Belki 20 yüzyılın son çeyreğinde kimin yakını olduğunuz gerçekten
kariyerinizde elde edeceğiniz pozisyonu belirleyebilirdi. Ama bugün çok
önemli bir işadamının yeğeni de olsanız, çalışmıyorsanız ve yetenekleriniz
yok ise amcanızın şirketinde dahi iş bulamazsınız. Çünkü amcanızın şirketi
de rekabet ediyor ve rekabet sadece en iyilere yaşama hakkı tanıyor.

Uzun yıllardan beri sabah beş ya da altı deyince ayaktayımdır. Ayaktayım
deyince uyanmış olmayı değil, duş almış, tıraş olmuş ve uygun bir kıyafet
giymiş olmayı kastediyorum. Şu sıra bakıyorum bu da yetmiyor. Yani benim tek
başıma erken kalkmam ve çalışmaya başlamam yetmiyor. Artık projelerimizde
başarılı olabilmek için ekip olarak haftada birkaç gün sabah dörtte, beşte
ofis alanında buluşmamız gerekiyor. Buna rağmen de zaman yetmiyor.
Projelerin bitirme sürelerinin gerisinden gidiyoruz.

Zeka ve Yetenek Yetmiyor- Melih Arat

Zeka ve Yetenek Yetmiyor

Posted by: "Melih Arat" melih@meliharat.com meliharatcom

Fri Nov 7, 2008 7:50 pm (PST)

Zeka ve Yetenek Yetmiyor

Melih Arat

Değerli dostum Mevlüt Aksan telefon açıyor: "Bugünün gençleri ile
20.yüzyılın yıldızları arasında büyük farklar var." diyor. "Yıldız Kenter,
Müşfik Kenter, Leyla Gencel, Suna Pekuysal ve onların akranları ile, günümüz
gençleri arasında radikal farklar var. Bu sanatçılar kendilerini
yetiştirmek, belirli bir rolü oynamak, belirli bir şarkıyı en iyi, en
mükemmel şekilde söylemek için inanılmaz çaba göstermişler. Suna Pekuysal,
bir oyunda belirli bir tiplemeyi canlandırabilmek için günlerce o tipin
konuştuğu diyalekti ve o bölgenin konuşma ağzını tutturabilmek için günlerce
çalışmıştır. Genel olarak o kadar çok çalışmıştır ki, fiziksel
dezavantajları ufak tefek kambur bir insan olmasını önemsizleşmiştir.
Gösterdiği süper performans, dezavantajları
nı gölgede bırakmıştır. Yıldız
Kenter ve Müşfik Kenter, sadece Türkiye'nin değil, yurt dışında da saygın
uluslararası oyunlar oynayan tiyatro yıldızlarıdır. Onların da çeşitli
oyunlar için inanılmaz bir çaba gösterdikleri bilinmektedir." Leyla Gencel,
yeteneği ve müthiş çalışkanlığı ile tüm dünyanın kabul ettiği gelmiş geçmiş
en büyük opera sanatçılarından biri olmuştur. Amerika'da, Avrupa'da geniş
hayran kitleleri yaratmışlardır. Her bir sanatçı, deyim yerindeyse bir ödül
koleksiyoncusudur. Aldıkları ulusal ve uluslararası ödüller, kariyerlerinin
ve çalışkanlıklarının sonucudur. Bu arada farkındaysanız, bu ödüller
yeteneklerinin değil, çalışkanlıklarının bir ispatıdır diyorum. Çünkü
yetenek ve zeka, tek başına bir insanı dünya çapında bir insan yapmıyor.
Projeler için çokça çalışmak gerekiyor. Bir konserinde Fazıl Say, çalması
bir saatten fazla süren bir eseri, üç aya yakın süre çalıştığını, buna
rağmen hala istediği gibi çalamadığını söylüyordu. Yetenek, ancak çok
çalışmayla parlıyor; yıldızlaşıyor.

21. Yüzyıldaki Türk gençliğinin çalışmayla ilişkisi nedir diye baktığımızda,
ortalama bir genç çalışma olmadan ödül arıyor. "Çok çalışmadan üniversiteye
gireyim. Çok çalışmadan iyi bir işe gireyim. Çok çalışmadan yabancı dil
öğreneyim. Çok çalışmadan güzel bir evim ve arabam olsun. Çok çalışmadan
dünyayı gezeyim." istiyor. Bu düşünce ve anlayışın elbette yukarıda adları
geçen ve geçmeyen yıldız sanatçıların genel performansları ile ilgisi ve
orantısı yok. Çünkü "çok çalışmadan üniversiteye gireyim" yaklaşımıyla,
değil dünya çapında bir performans, üniversiteye girmek bile mümkün değil.

Acı çekmeden ve bedelini ödemeden, başarı ve dünya çapında başarı mümkün
değil. Eskiden "dayınızın kim olduğu, amcanızın kim olduğu" önemli denirdi.
Belki 20 yüzyılın son çeyreğinde kimin yakını olduğunuz gerçekten
kariyerinizde elde edeceğiniz pozisyonu belirleyebilirdi. Ama bugün çok
önemli bir işadamının yeğeni de olsanız, çalışmıyorsanız ve yetenekleriniz
yok ise amcanızın şirketinde dahi iş bulamazsınız. Çünkü amcanızın şirketi
de rekabet ediyor ve rekabet sadece en iyilere yaşama hakkı tanıyor.

Uzun yıllardan beri sabah beş ya da altı deyince ayaktayımdır. Ayaktayım
deyince uyanmış olmayı değil, duş almış, tıraş olmuş ve uygun bir kıyafet
giymiş olmayı kastediyorum. Şu sıra bakıyorum bu da yetmiyor. Yani benim tek
başıma erken kalkmam ve çalışmaya başlamam yetmiyor. Artık projelerimizde
başarılı olabilmek için ekip olarak haftada birkaç gün sabah dörtte, beşte
ofis alanında buluşmamız gerekiyor. Buna rağmen de zaman yetmiyor.
Projelerin bitirme sürelerinin gerisinden gidiyoruz.

11/11/2008

Obama'sız Türk zenciler: Aleviler /Mehmet Ali Birand

Mehmet Ali Birand

Obama'sız Türk zenciler: Aleviler

12 Kasım Çarşamba 2008

Türkiye’nin “zencileri” kimlerdir?
Bilmeyenler için anlatayım.
“Zenci” deyimi, ezilen , hor görülen, istekleri ve beklentileri görmezden gelinen kesimler veya kişiler için kullanılır.
Türkiye’de kendilerini zenci gören birkaç kesim vardır. Kürtler, Aleviler ve Dincilerin bir bölümü bu kategoriye girdiklerine inanırlar.
Dini beklentileri açısından “zenci” muamelesi görenler Obama olarak Tayyip Erdoğan’ı görürler. Ancak, iktidar olduktan sonra, artık zencilikleri kalmadı. Maşallah, türbanla Üniversitelere ve resmi dairelere girememeleri dışında, beklentilerinin büyük bölümünü elde ettiler. Bırakın zenciliği, Beyaz Türkler statüsüne geçtikleri gibi, Obama Erdoğan’da artık Bush’laştı, yani eskiden mücadele ettiği Devletin yanına geçti. Devletin sesi oldu... Hedeflerine siyasi yoldan ulaştılar.
Kürtlerin bir bölümüne göre de, onların haklarına PKK sahip çıkıyor. PKK da ne yazık ki, terörü kullanıyor, masum insanları öldürüyor.
Geriye, Aleviler kalıyor.
Türkiye’de, KONDA’nın araştırmasına göre, yaklaşık 6-7 milyon Alevi var. Rüzgarın yönü, devletin Alevi toplumunu bazen bağrına basmasına neden olur. Dinci akımlar köpürdüğü zaman, laik Türkiye’nin sigortası olarak nitelenirler.
Ancak, genelde kesin bir ayrımcılık vardır.
Devletin ağırlığı Sünni’lerin elindedir ve Sünni’ler Alevileri hiç sevmezler. Müslüman olmadıklarını ileri sürerler. Hatta, küçültücü yakıştırmalar yaparlar. Aleviliği bir nevi, İslam dışı cemaat gibi görürler. Fırsat bulduklarında, Madımak’taki, Çorum’daki, Kahramanmaraş’taki gibi kıyıma uğramalarına dahi göz yumarlar. Sünni Devlet, Alevileri General yapmaz. Vali derecesine dahi çıkartmaz. Üstelik, diyanet vasıtasıyla zorla Sünnileştirme politikası izler.
Aleviler uzun yıllar bu baskıya boyun eğdiler.
“Zenci”liklerini kabul ettiler. 1980’den itibaren ise, haklarını arayan bir tutum takındılar.
Haklarını ararken de hiçbir zaman başkaldırıya , şiddete yönelmediler.
Her zaman barışçı şekilde hareket ettiler.
Ne araba yaktılar, ne dükkan taşladılar, ne de kepenk kapattılar.
Bildiriler yayınladılar...Demeçler verdiler. İktidarlardan defalarca tutulmayan sözler aldılar, ancak yine de sokaklara dökülmediler.
İşte artık bu durum değişiyor.
Aleviler de ilk defa alana indiler. Bundan sonra, isteklerini daha yüksek sesle duyurmak isteyecekleri ortada.
AKP garip bir havada.
Başbakan bu yılın ocak ayında, herkesi şaşırttı. Son derece olumlu bir adım attı. Alevilerin bazı beklentilerini karşılamaya hazır olduğu izlenimini verdi.
Sonra, ya vazgeçti veya unuttu.
İktidar ve devlet, artık Alevileri eskisi gibi itip kakmıyor, ancak bu kesimin beklentilerine de sırt çeviriyor. Çok hata ediyorlar. Zira, Aleviler bu Devletin gerçek sigortasıdırlar. Sabırlarını taşırmadan, ellerine taş-sopa almalarını beklemeden onlara sahip çıkmalıyız.

Atatürk ü okumak

Atatürk'ü okumak-2

Tarihteki Atatürk

11 Kasım Salı 2008

TARIK Zafer Tunaya, bizde yakın dönem tarihçiliğinin bilimsel bakımdan kurucu ismidir. Metodunu şöyle formüle etmiştir:
"Atatürk'ten olaylara değil, olaylardan Atatürk'e gitmek!"
Bu metot bizi, Atatürk'ün herhangi bir politikasına, eylemine veya söylemine mistik veya metafizik mucizeler gibi bakmaktan kurtarır, "siyasi tarih" metotlarıyla bakmamızı sağlar.
Böyle yaptığımız zaman Atatürk'ü "tarihsel" gerçekliğiyle ve insan olarak tanımaya başlarız.
Fakat bizde "inkılap tarihi" yazımında genelde tersi yapılmış, Atatürk bir "siyasi itikat" haline getirilerek tarihe de bu itikat açısından bakılması istenmiştir.
Elbette tarihe bakışta siyasi inanışlar önemlidir ama bu, öğrenme ve sorgulama melekelerimizi köreltmemelidir!
"Böyle inkılap tarihi okutacağımıza hiç okutmayalım" sözü merhum Tunaya'nındır.

Mesela Nutuk
Milli Mücadele'yi ve devrimleri incelemede Nutuk en önemli kaynaklardan biridir. Ama gizli ve açık Meclis zabıtları, arşiv belgeleri, İnönü, Karabekir, Rauf Orbay gibi diğer liderlerin, hatta Kılıç Ali falan gibi ikinci sınıf adamların anılarını da incelemek gerekir. Ancak bu şekilde "olaylardan hareketle" Atatürk araştırılabilir.
Ancak bu şekildeki "siyasi tarih" araştırmalarıyla, Atatürk'ün değişik dönemlerdeki politikaları ve görüşleri kavranabilir.
Bunun tersine, "Nutuk'tan hareketle tarihe bakmak" yoluna gidilirse, yapılageldiği gibi, tarih kitapları kuru bir tekrarcılıktan, bir 'ululaştırma' edebiyatından öteye geçemez.
Basit bir örnek: Milli Mücadele'de Sovyetler'den alınan para ve silah yardımı ile siyasi destek çok önemlidir; Atatürk bunu sağlamak uğruna komünizmi öven konuşmalar bile yapmıştır!
Atatürk'ün Milli Mücadele'deki İslam siyaseti de fevkalade önemlidir.
Ama 1927'de okuduğu Nutuk'ta Gazi bunlardan hiç bahsetmez! Neden?
Bunun cevabı "siyasi tarih"te bulunabilir.

Tarih disiplini
Türkiye'deki İngiliz Büyükelçisi George Clerk 31 Aralık 1927'de Londra'ya şu telgrafı çekmişti:
"Gazi, İngiltere'nin de desteğiyle ülkesini Batılılaştırmaya kararlı, aynı zamanda Rusya ile de iyi geçinmek istiyor. Türkiye, Musul sorununda yenilgiyi kabullenmiş ve yüzünü Batı'ya çevirmiştir."
Milli Mücadele'de komünizmin erdemlerinden, İslamın mürşitliğinden bahseden Gazi, Ekim 1927'de okuduğu Nutuk'ta ise bunlardan hiç bahsetmez; Nutuk'ta "emperyalizm" kelimesi bile geçmez.
Gazi daha Zafer'den hemen sonra "Batı'ya yönelmiş Türkiye" diye konuşmaya başlamıştı
İç politika bakımından, Gazi, Nutuk'ta Karabekir gibi Milli Mücadele liderlerini çok ağır bir dille suçlamıştır... Nutuk'ta bu suçlamaları yapmadan, "Takrir-i Sükûn" rejimini, Karabekir ve arkadaşlarının tutuklanmasını kamuoyuna başka türlü izah edebilir miydi?
İnönü'ye göre de Atatürk Nutuk'u sonraki bir tarihte okusaydı eski arkadaşlarını böyle suçlamazdı. Zaten 1930'larda bu arkadaşlarına ilişkin görüşleri hayli yumuşamış, bazılarıyla tamamen barışmıştır.
Şartlar ne kadar önemli, görüyorsunuz.
Falih Rıfkı Atay'ın da Nutuk'a bakışı böyledir.
Atatürk, eylem ve söylemleriyle değişik kaynaklardan mukayeseli bir biçimde ve siyasi tarih biliminin disipliniyle incelendiğinde daha iyi anlaşılır.
"Fikri hür, irfanı hür" olmak da bunu gerektirir.

Taha Akyol

Milliyet Gazetesi

11/03/2008

Atatürk'ün not defteri

Atatürk'ün not defteri

Ulemaya değil, sarık saran ‘gizli örgüt’e öfke

2 Kasım Pazar 2008

Can Dündar

MUSTAFA KEMAL’İN HAREKET ORDUSU İÇİN KALEME ALDIĞI BİLDİRİNİN TASLAĞI NOT DEFTERİNDE

Mustafa Kemal, 31 Mart gerici ayaklanması üzerine Hareket Ordusu’yla birlikte İstanbul üzerine yürürken kaleme aldığı bildiride şu satırları yazdı: “Fazilet heyeti olan ulema övünç kaynağımız, baş tacımızdır.
Fakat hainlikle adi ve şahsi menfaat elde etmek maksadıyla yalandan ilmiye kisvesine bürünerek fesat yaymaya kalkışan gizli örgüt üyeleri elbette kanun ve şeriat hükümlerine göre muamele görmekten kurtulamayacaklardır.”

1909 yılında Meşrutiyet’e karşı 31 Mart isyanı patlayınca Selanik’teki İttihat ve Terakki karargâhı hemen harekete geçti ve Meşrutiyet’i savunmak üzere bir “Hareket Ordusu” oluşturuldu. İstanbul’a doğru yola çıkan bu ordunun komutanının kurmay başkanı Yüzbaşı Mustafa Kemal’di.
Ordu adına İstanbul halkına hitaben bir bildiri hazırlama görevi ona verilmişti. O da bu bildirinin taslağını, 17 Nisan 1909 Cumartesi günü, yanındaki siyah cilt beziyle kaplı küçük not defterinin sayfalarına yazdı.
Ortaya, günümüz muhtıralarıyla benzerlikler taşıyan sert bir beyanname çıktı:

Ulus İstanbul üzerine yürümeye karar verdi
“1. Millet senelerden beri zulüm yapan İstibdat kuvvetini parçalayarak meşru, Meşrutiyet hükümetini kurdu. Kan dökülmeden yapılan, bu mutlu inkılâptan zarar gören aşağılıklar, meşru olmayan bir şekilde menfaat elde etmeye hizmet eden geçmiş idarenin iadesi için bin türlü hile oyunlarına ve alçaklıklara müracaat ederek meşru Meşrutiyet hükümetini zarara uğratmak istedi ve bütün insanlık aleminin lanetlediği İstanbul faciasının meydana gelmesine sebebiyet vererek kanlar döktü.
2. Ulus, hayat ve isteklerinin yegâne kefili olan Meşrutiyet’in zarara uğratılmak ve şeriat hükümlerinin ve ulusun genelinin saadet ve huzurunu kuvvetlendiren anayasamızın ayaklar altına alınmak istendiğini gördü ve bu alçakça hareketin gerçek sorumlularını kesinlikle cezalandırmak lüzumunu takdir ederek genel heyeti ile İstanbul üzerine yürümeye karar verdi. Bizi İstanbul surlarının karşısında gördüğünüz ve ilk bir icra kuvveti olmak üzere işte bu Hareket Ordusu’nu buraya gönderdi.
3. Hareket Ordusu’nun amacı, meşru Meşrutiyet hükümetini hiçbir kuvvetin sarsamayacağı surette kuvvetlendirmek, anayasanın üstünde hiçbir kanun, hiçbir kuvvet olmadığını ve olamayacağını ispat etmek ve meşru Meşrutiyet’in kararlılığından memnun olmayan vatan ve ulus hainlerine son ve kesin bir uyanış dersi vermektir.
4. Zulüm gören halk, tarafsız kişiler tamamıyla himaye edilecek teşvikçiler, bozguncular ve ortakları mutlaka layık oldukları kanuni cezadan kurtulamayacaklardır.
5. Fazilet heyeti olan ulema övünç kaynağımız, baş tacımızdır. Fakat hainlikle adi ve şahsi menfaat elde etmek maksadıyla yalandan ilmiye kisvesine bürünerek ve şerefli İslam dinini küçümseyip alay konusu haline getirmekten çekinmeyerek, fesat yaymaya kalkışan birtakım gizli örgüt üyeleri, menfaatperestler elbette kanun ve şeriat hükümlerine göre muamele görmekten kurtulamayacaklardır.”

DOĞU CEPHESİ DEFTERİNDEN
İnsanlar ve hayvanlar açlıktan ölüyorlar
1916’da Ruslar Bitlis’i işgal edince Mustafa Kemal Paşa, Doğu cephesine tayin edildi.
Anadolu’ya ilk kez geliyordu.
Ve o geldiğinde Şark, Sarıkamış faciası, Ermeni tehciri, Rus işgaliyle altüst olmuş durumdaydı.
Manzaranın korkunçluğundan çok etkilendi.
Giderken kendisine Babıali Caddesi’ndeki Afitab ve Hurşid kırtasiye mağazasından bir “Muhtıra Defteri” almıştı.
İzlenimlerini o defterle paylaştı:
7 KASIM 1916
“Silvan’dan Bitlis’e gitmek üzere hareket ettim. Batman Köprüsü’nü geçer geçmez yol üzerinde ölü gibi yatmış kalmış bir adam, açlıktan... Köprü ile konak mahallimiz arasında aynı halde iki adam. Muhacir imişler. Batman köprüsü ile Silvan arasında ve köprüden sonra yeni ölmüş iki beygir... İnsanlar ve hayvanlar açlıktan ölüyorlar.”
9 KASIM 1916
“Yollarda birçok muhacir gördük, Bitlis’e dönüyorlar. Hepsi aç sefil, ölüme mahkûm bir halde... 4-5 yaşlarında bir çocuğu ebeveyni yol üzerinde terk etmiş. Bu da bir karı kocanın peşine takılmış. Ağlayarak onları 100 metreden takip ediyor. Kendilerini niçin çocuğu almadıkları için azarladım. ‘Bizim evladımız değildir’ dediler.”
16 KASIM 1916
“Yolda 12 yaşında Ömer namında öksüz bir çocuk gördüm. Bunu yanıma aldım. Bu görülünce, daha üç tane böyle anası, babası ölmüş yetimler getirdiler. Onlara da para vermekle yetindim.”

Cephede tesettürün kaldırılması sohbeti
22 KASIM 1916

“Saat 9’u geçene kadar Erkan-ı Harp Reisiyle tesettürün kaldırılması ve toplumsal hayatımızın ıslahı konusunda sohbet:
1) Muktedir ve hayata vakıf anneler yetiştirmek,
2) Kadınlara özgürlüklerini vermek,
3) Kadınlarla hayatı paylaşmak, erkeklerin ahlakiyatı, efkarı ve hissiyatı üzerinde etkilidir.”

Allah’ı inkar mümkün mü?
3 ARALIK 1916

“’Allah’ı İnkar Mümkün mü?’ eserini bildirdim. Bütün filozofların, çeşitli dinlere mensup natüralistlerin, akılcıların, materyalistlerin, hukukçuların, düşünürlerin, tasavvufçuların tümü ruhun var olup olmadığını, ruhun ve maddenin bir ya da ayrı olup olmadığını, ruhun kalıcı olup olmadığını inceliyor. Bu incelemede bilim ve fenne dayananlar kabul edilebilir.”

HAREKET ORDUSU DEFTERİNDEN
Padişaha arz ediniz: Milletin isteği reddedilemez

“Bütün Balkanlar tek vücut olarak ayağa kalkmıştır. Şehirler İstanbul’a doğru boşalıyor.
Tümgeneral Hüsnü Paşa kumandasıyla 5 bin kişilik bir ordu yürümektedir. Paşa, kurmay heyetiyle yarın Çatalca’da bulunacaktır. Bu sebeple coşan milli onur karşısında ne söz, ne tedbir kâr eder. Trenlerin alamadığı kahramanlar yürüyerek gidiş hazırlığında bulunuyor. 3 tren topçu levazımıyla gidiyor.
Padişaha arz ediniz: Milletin isteği artık reddedilemez.
Osmanlı başkentiyle beraber taç ve Osmanlı tahtını ve bütün Osmanlı ulusunu vahim bir yok oluşa sevk ettirir. (..)
İnancımıza göre artık tereddüde imkan yoktur.
1. Sıkıyönetim ilan olunmuştur.
2. Hükümetten izin alanlar dışında silah taşıyan görülürse asilerden sayılacaktır.
3. Cemiyet kulüpleri yürürlükten kaldırılmıştır. (..)
Not:
Sarık saran gizli örgüt mensuplarının din perdesi altındaki fesat ve reklamları menfaatten başka bir şey değildir. Din, şeriat, vatan sevgisinin gerçek menfaati, Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini ve onun hükümlerinin gereğinden olan Meşrutiyet anayasasını muhafaza etmektir. İşte bizim hareketimiz gibi...”


- BİTTİ -

Atatürk'ün not defteri

“Yavaş yavaş devrim olmaz”

3 Kasım Pazartesi 2008
Can Dündar

“Atatürk’ün Not Defterleri” dizisini bu defterlerin en ilginçlerinden biriyle noktalamak istiyorum bugün...
1931 yılında Afet İnan’ın Çankaya’daki eski Köşk’ün kütüphanesinde inceleme yaparken bulduğu bu defter,
Atatürk’ün 1918’de tedavi için gittiği Karlsbad’da tuttuğu günlüktü.
Sayfaları inceledi. 158 sayfalık defter, son sayfadaki şu cümlelerle bitiyordu:
Yazdıklarımı bir günde yok ettim
“Karlsbad’da geçen günlerimin anılarını bütünüyle ve olduğu gibi bu defterlere geçiremedim. Bunun iki nedeni var:
Birincisi, yeterince yazı yazmak için vaktim olmadı.
İkincisi, her düşündüğümü, her yaptığımı yani bütün fikirlerimi ve hayatımla ilgili sırları bu defterlere nasıl emanet edebilirdim? Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde yok etmeyecek miydim? Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, anılarımı toplayan bir derlemem yoktur.”
Demek bazılarını imha etmiş, bazılarını saklamıştı.
Defteri Atatürk’e gösterdi.
Atatürk, 13 yıl önceki defterini görünce duygulandı.
Bazı açıklamalar yaparak ileride yayımlanmak üzere Afet İnan’a verdi.

‘Dansı çok severim’

Defterde evlilik meselesinden Cemal, Talat ve Enver paşalarla ilgili sorulara, sağlık sorunlarından okuduğu kitaplara dek pek çok konuya değiniyor Mustafa Kemal...
Defterdeki kimi fikirler ise, 5 yıl sonra başlayacak devrimine ilişkin önemli ipuçları veriyor.
6 Temmuz Cumartesi gecesi Imperial Otel’de geçen sohbet bunlardan biri...
O gece Mustafa Kemal üniformasını giyiyor, Bulgar nişanı ile Avusturya nişanını takıyor.
Elçilikten Emin Bey ve eşiyle yemekte buluşuyor. Otelin büyük salonunun kenarındaki camlı bölmeden dans edenleri izlerken Mustafa Kemal, “Ne güzel” diyor, “Dansı çok severim. Ataşemiliterliğim zamanında birinci valsörlerden addedilirdim”.
Emin Bey’in eşi kendisinin de genç kızken dansı sevdiğini, çok dans ettiğini söylüyor ve ekliyor:
“Bu hayatın bizde yerleşmesi ne kadar zor.”

‘Ruhum isyan ediyor’

Mustafa Kemal şu cevabı veriyor:
“Ben her zaman söylerim, burada bu vesileyle de arz edeyim: Elime büyük yetki ve kudret geçerse, ben sosyal hayatımızda istenilen devrimi bir anda, bir ‘darbe’ ile uygulayabileceğimi sanıyorum. Zira ben, başkaları gibi bu işin, halkın anlayışını yavaş yavaş alıştırmak suretiyle yapılacağını kabul etmiyorum. Buna ruhum isyan ediyor. Ben, bu kadar yıl eğitim gördükten, uygar yaşamı ve toplumu inceledikten ve özgürlüğümü elde etmek için hayatımı, yıllarımı harcadıktan sonra neden cahiller derecesine ineyim? Onları kendi düzeyime çıkarırım. Ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar.”

Yakında internette

“Atatürk’ün Not Defterleri” serisini burada noktalıyoruz.
Bu defterler onunla daha yakın bir tanışma için son derece değerli belgeler...
Diziyi bitirirken bu not defterlerinin bir kısmının Genelkurmay ATASE Yayınları tarafından basıldığını, bir kısmının da basıma hazırlandığını hatırlatalım. Ve hep önerdiğimiz, beklediğimiz şeyin, yani bu defterlerin internet ortamında kamuoyuna açılmasının da yakında gündeme gelebileceğini müjdeleyelim.

11/02/2008

insan istahlı insan

İnsan iştahlı insan
Melih Arat
Nurhan'ın ailesi, Nurhan'ın bütün becerilerinin ortaya çıkmasını istiyordu.İlkokul ikinci sınıfta Nurhan'ı bir mandolin kursunu gönderdiler. Nurhan mandolin ile ikinci ayın sonunda ünlü "Love Story" filminin şarkısını çalabiliyordu. Ailesi Nurhan'ın bu performansına hayran olmuştu. Annesi birarkadaşını ziyaret ettiğinde, arkadaşının kızının kendi kategorisinde yüzme madalyası aldığını öğrendi. Eşiyle görüşerek Nurhan'ı da bir yüzme programına yazdırdı. Üç ay sonra Nurhan küçük bir yarışmada ikinci oldu.Annesi-babası yine çok mutluydu.

Bu arada babası bir dergide evde bir hayvan beslemenin çocuklarda sosyal becerileri geliştirdiğini okudu. Nurhan ile evcil hayvanların satıldığı bir dükkana gittiler; Nurhan'a beğendiği bir köpeği aldılar. Ona "Köpük" adını verdiler. İlk başta Köpük'e bakmak çok zor oldu. Çünkü hayvana evde nereye dışkılayacağını öğretemediler. Köpük birinsan gibi sözden anlamıyordu. Bir gün evdeki halıya katı dışkısını yapınca,annesi babasına "Bu hayvanı getirmesini bildiğin gibi, pisliğini temizlemesini de biliyor olmalısın." dedi. Babası da Nurhan'a "Kızım,Köpük'ü senin sorumluluk duygunu geliştirmesi için aldık; sentemizlemelisin." dedi. Nurhan, hiç sitem etmeden halıyı temizlemeye başladı.Nurhan, her sabah erkenden ve akşamda okuldan gelince köpeği gezdiriyordu.Ancak köpeği gezdirmek için sabah oldukça erken kalkıyordu. Aksi takdirde okula yetişemiyordu. Bu arada mandolin çalışması gerekiyordu. Öğretmeni bir sürü ödev veriyordu. Her gün yarım saat çalışması gerekiyordu. Nurhan çok çalışkandı ve ödevini yapmak için çok çabalıyordu. Bu arada hem okulun derslerini yetiştirmek, hem mandolin çalışmak, hem de köpeği gezdirmekNurhan'ın tüm zamanını alıyordu. Hafta sonu da yüzmeye gidiyordu. Derken okuldan bir yazı geldi. Okulda hafta sonu öğleden sonraları, küçük bir ücretkarşılığı takviye ders verilecekti. Nurhan'ın anne-babası da "Aman kızımız geri kalmasın" diyerek bu derslere de kayıt yaptırdılar. Böylece Cumartesi sabahları, Nurhan önce köpeği gezdiriyor, ardından yüzmeye gidiyor; sonrada okulun takviye derslerine gidiyordu; dönünce de köpeğini gezdiriyordu. İlkokul dördüncü sınıfa geldiğinde sınıf arkadaşlarından bir tanesi olanMahir, kendi şehirlerinde satranç şampiyonu olmuştu. Mahir'in başarısı tüm okulda konuşuluyordu. Bütün sınıf arkadaşları, Mahir ile aynı sınıfta olmaktan gurur duyuyordu. Nurhan, Mahir'in en az kendisi kadar meşgul olduğunu biliyordu. Kendisi de çok meşguldü ama ne müzikte kayda değer bir başarısı vardı. Ne de yüzme de şehir çapında bir başarı elde etmişti.Köpük'e de yeterince zaman ayıramıyordu. Onu her sabah ve akşam gezdiriyordu; ama evdeyken müzikle uğraştığı için ya da ders çalıştığı için onunla tam ilgilenemiyordu. Bir teneffüste Mahir'in yanına gitti ve satrançtaki başarısının sırrını sordu. Mahir de "Basit bir numaram var.Yaptığım işe bir hayvan gibi yaklaşıyorum." dedi. Nurhan bu cevaba çok şaşırdı, "nasıl yani?" dedi. "Çok basit. Hayvanların bir numarası vardır.İki tane değil. Örneğin, kaplumbağanın evi sırtındadır. Köpekler çok iyi koku alır. Baykuşlar gece görebilirler. Yarasalar sonar sistemiyle ilerler.Çitalar çok hızlıdır. Kaplanlarda çok yırtıcıdır. Zürafaların boyu da çok uzun. Filler çok büyüktür. Ama bu saydıklarımın hiçbiri iki işi aynı anda yapmazlar. Örneğin Baykuş hem gece görüp hem de yılan gibi sokmaz. Filler çok büyüktür ama Çitalar gibi hızlı koşmazlar. Kaplumbağaların evi sırtındadır ama köpekbalığı gibi yırtıcı dişleri yoktur. Köpekler çok iyi koku alır; ama kirpi gibi dikenleri yoktur." "Bütün bunların senin satranç başarınla ne ilgisi var?" "Ben bir tek satrançla uğraşıyorum. Babam bana tenis de oynamamı önerdi; aynı zamanda ata binmemi de ve bir yabancı dilkursuna gitmemi de. Ekonomik durumumuz da bütün bu kursları karşılamaya müsait. Açıkçası benim de ilgimi çeken konularda kurslardı bunlar. Ama hayvanları başarılı kılan tek bir iş yapmaları. Ben de tek bir işe kafayı takarsam, bunda başarılı olabileceğime inandım. İlkokul birinci sınıftan beri satranç oynuyorum. Oyunu zevkle oynuyorum ve daha uzun yıllar, belki de dünya şampiyonu oluncaya kadar sürdürmeyi düşünüyorum. Ama eğer ikinci bir işe elimi atsam başarısız olurdum. Başarılı olmak için komik ama hayvan gibi davranmak lazım. İnsan gibi olunca çok cephede savaşıp kaybediyoruz. Hani konudan konuya atlayanlara derler ya 'Maymun iştahlı', bu söz gerçeği yansıtmıyor; asıl 'insan iştahlı' demek lazım. Çünkü sıradan bir insan odaklanmayı bilmiyor."

11/01/2008

Atatürk'ün not defteri - 4

Atatürk'ün not defteri - 4
‘Osmanlı ordusuyla kaz sürüsüne karşı konulamaz’
1 Kasım Cumartesi 2008
“Subaylar emir ne demektedir anlamıyorlar ve anlamadıklarını da anlamıyorlar. Bence, Osmanlı ordusu dünyanın en talihsiz ordusudur.”

Mustafa Kemal, 1905 yılında Şam’da sürgündeydi. Kurmaylık stajını Makedonya’da yapmayı umarken buraya savrulmuştu. İmparatorluğun arka bahçesiyle ilk kez karşılaşıyordu. Selanik’te, İstanbul’da gördüğü şaşaadan, medeniyetten, zenginlikten eser yoktu. Gördüğü yoksulluk, cehalet, ordunun dağınıklığı, onu şaşırtmıştı.Bu mutaassıp kentte, 5. Ordu Karargâhı’nda görev yaparken gördüğü her ayrıntıyı, yorumlarını da katarak yanındaki not defterine özenle kaydetti.Bu notlardan hem Osmanlı coğrafyasının karanlık yüzünü öğreniyoruz, hem genç Mustafa Kemal’in ilk görev yerindeki hayalkırıklığını, öfkesini, çabasını...ATASE, “Şam Defterleri”ni, henüz yayımlamadı. Buradaki satırlar, ilk kez kamuoyuna ulaşıyor.

18 TEMMUZ 1905 Merkezde bir nefer bile kalmamışSaat 13:00’te İrbid’e varış.Berber dükkânında (Mehmet Ağa ile) Kaymakam Beyi ziyaret. (Şevki Bey) nazik. 54 nefer jandarma bölük mevcudu. Merkezde bir nefer bile kalmamış. Mevcudu yetersiz. Kaymakam Beyin ifadesine göre; halk yönetime sadık ancak, yapılan harekât onları şımartıyor. Halk çete halinde eşkıyalığa çıkıyor. Aralarında ufak tefek çarpışmalar oluyor. Bunun için halka yazılı bildiriler dağıtılarak, seyyar müfrezeler dolaştırılmalı. Bilgi ve eğitimin gelişmesi için gereken ortam hazırlanıyor. İki okul açtımBurada ilk ve orta olmak üzere iki okul açtım. Buralara öğretmen tayin edilmediği için, vekâletle bu iş idare ediliyor. Un fabrikası, kahve, bakkallar, eczane var. Hayvanlar hükümet ahırına bağlandı. Kazanın doktoru diğer bir siville beraber Mihran Efendi’dir. Belde ileri gelenlerinden iki şeyh ziyaretimize geldiler. Kaymakam Bey okulun dersliğini bize tahsis etti. Doktorla yaptığımız görüşmenin konusu Uzakdoğu idi. Doktor beş günden beri yeni bir çarpışmanın başladığını haber almıştı. Belediye başkanı da kendisiydi. İrbid’i istediği gibi düzenleyebilmek için, belediye gelirlerinin yetersiz olduğunu söylüyordu. Şeyhlerin durumlarına dikkat etmemiştik. Onlar diz çökmüşler, ellerini dizleri üzerine koymuşlardı. Doktor, ‘İzin verin de rahat otursunlar” dedi. Verilen izinden sonra rahat oturdular.
İlk görev yeri Şam’da Osmanlı ordusunun hali Mustafa Kemal’de hayal kırıklığı yaratmıştı.
19 TEMMUZ 1905 ÇARŞAMBAİsmimizi yazıp asker yapacaksın, ilaç istemeyiz!Aclun kazası erkekleri çoğunlukla, birden fazla eşe ve çok çocuğa sahiptir. Ölüm oranı oldukça az. Normal ömür tamamlanılıyor. Ölüm olayları hemen daima yaşlılar arasında görülüyor. İrbid’de dört eşli birinin 16 erkek, 10 kız çocuğu var.Aclun kazası halkı askerlikten olağanüstü derecede korkuyorlar. Doktor Mihran Efendi, koleranın yaygın olduğu bir zamanda, halka yapılan tedavi uygulaması sırasında, isimlerini sorduğu zaman, “Sen bizim isimlerimizi yazıp asker yaptıracaksın. Biz ilaç istemeyiz” demişler ve beklemişler. Kaymakam Bey de isimleri sorulmadan, tedavi edilmelerini tavsiyeye mecbur olmuş. Saat 18:30’da Mal Müdürünün yanına gittik. Yemen’den haber olup olmadığını sordu. Sonra orada, Saltanat yönetiminin bulunduğundan bahisle buna açık bir delil olmak üzere, cebinden çıkardığı iki adet bakır parayı gösterdi. 1875’te basılmış. Şekilleri defterin kabındadır.Saat 10:00 Maan’a hareket.Saat 11:00 de Maan’a varış.“- Niçin Türkçe öğrenmiyorsunuz?”“- Nasıl öğrenelim! Öğretmenler gelmiyor. Türkçe gazeteler gönderilmiyor. Bizden eğitim parası alıyorlar.”

22 TEMMUZ CUMARTESİBu mavzerlerle ordu donatılırGece müdür beylerde sohbet.Cebelidürus Rus, Beyrut ve sahiller Fransız, Cebeliaclun ve civarı İngiliz yanlısı. Bunların hepsi aynı fikirde. Şam ileri gelenleri bunlara kılavuzluk eder. Yemen ve Aden taraflarındaki meseleler bunların davranışlarını belirleyecek. Cebelidürus 10 bin silahlı çıkarabilir. Ancak üzerlerine asker gönderildiği zaman bu miktar daha da artar. Suriye bölgesinde hemen hiçbir Arap evi yoktur ki, bir iki martin bulunmasın. Bu civardakilerde mavzer vardır. Bu silahlarla bir ordu donatılır.

Hayatta kalabilmek için silah zorunlu23 TEMMUZ 1905 PAZARHalk fakir, zenginlerin sayısı pek sınırlı. Bedevilerin sataşmaları fazla, hayatta kalabilmek için silahlı bulunmak zorunlu. Asker vermeyişlerinin sebebi de budur. Barutu kendileri yapıyor.24 TEMMUZ 1905 PAZARTESİAbdülaziz Efendi’nin küçük kardeşi Ahmet Efendi. 13-14 yaşında 2-3 defa okutturulduktan sonra : a b c d e f g i j k yazdı ve okudu.25 TEMMUZ 1905 SALIGazel“Ateşlik görürüm güzellik dolu dünyayı sensiz.Ey gonca! Cehennem sanırım cenneti ben.İsa gibi kudsiyetler ile göğe çekilsem,Bayağı görürüm yücelik alemini sensiz.”26 TEMMUZ 1905 ÇARŞAMBASaat 10.00’da Anmira’ya varış.Çadırda. (Tambura, davul, iki sakallı, bir genç kadın, bir kız) Bir eğlence.Yurma - Anmira yolu yalnız piyadenin hareketine elverişli. Süvari, piyadeden mahrum olarak buradan geçmeyi, daha doğrusu piyade vazifesini yapmayı beceremez. Şimdiye kadar seyahat ettiğimiz arazi dahilinde katiyen yol yoktur. Hareket patikalarından yapılıyor. Buralardan dağ topu hareket eder.

16 AĞUSTOS ÇARŞAMBASersem neferler, budala çavuşlarNeva’dan Kuneytira’ya hareket eden müfrezenin ağırlık komutanı, müfreze komutanının emriyle benden talimat alacaktı. Deve ve katırlardan oluşan kafileyi toplanma bölgesinde buldum.İki alaydan, kafile komutanı olmak üzere tayin edilen subaylar, binbaşının yazılı emrini birkaç defa okudukları ve hatta birer kopyası ceplerinde bulunduğu halde, emrin amacını ve içeriğini anlamamışlardı. Tam hız borusunda kendilerine, “Böyle mi toplanılacaktı?” diye sorduğum zaman, ‘- Evet efendim böyle! “- Binbaşı beyin emirleri böyle miydi?”“- Evet!”Üzüntümü dahi gizlemeye mecburiyet görerek, gerekli değişikliklerin yapılması ve hareket emri verildi.Kafileye ne benim ve ne de o iki subayın katılmasından fayda sağlanmıştı.İş yine sersem neferlerin, budala çavuşların fikriyle, onların istedikleri gibi oluyordu. Hareketten önce verdiğim emir ne subay, ne çavuşlar ve ne de erler tarafından anlaşılmıştı. Tabiatıyla böyle olacaktı. Çünkü subaylar emir ne demektedir anlamıyorlar ve anlamadıklarını da anlamıyorlardı.Bizzat kolun sonunda ve ortalarında birer müddet yürüyerek doğrudan doğruya neferlere uyarılarda bulunmaya mecbur oldum. İşin benim düşündüğüm gibi olması şöyle dursun, uyarılarım onları büsbütün şaşırttı. Çünkü herkes kendi düşündüğünü yapıyor, yapılan işte asla uyum, birlik bulunmuyordu.Kuneytira’ya varışımızda konaklama yeri tespiti için kola öncülük ettik. Her alayın subayı, “Ben daha iyi yeri kapayım!” diye atını ileri sürüyordu. Kendilerine yetiştiğim zaman, “İşte efendim, biz her vakit buraya konarız, bizim yerimiz burasıdır!” sözleriyle daha iyi bir yer var mı yok mu, bu yerin uzaklığı yeterli midir, değil midir diye asla düşünmedikleri, “Sen ne istersen düşün. Bize göre iş bitti” demek istedikleri anlaşılıyordu. Buna razı olduk. Kendileriyle beraber, konaklama yeri ayrıntılarının diziliş şeklini, işaretler koyarak gösterdim.Yazık ki maksadım anlaşılmamıştı. Ben “hayvan barınaklarının yönü kuzeye dönük olacak, alaylar arasında şu kadar mesafe bırakılacak, subay çadırları şu işaret ettiğim hizada kurulacak!” diyorum, onlar benim hiç önermediğim bir şekilde işe başlıyorlar. “- Yahu! Söylediğimi anlamadınız mı?”“- Anladık efendim, işte öyle yapıyoruz!” diyorlar. Bence, Osmanlı ordusu dünyanın en talihsiz ordusudur.Bu ordu ile kaz sürüsüne karşı konulamaz.